Gerçekten de Pakistan keskin bir virajda ve kesin bir tercih yapmakla karşı karşıya. Adeta Afganistan işgaliyle birlikte Pakistan da kuşatıldı. Ziya Ul Hak ve ardından haleflerinin Afganistan üzerinden coğrafi ve fiziki yalnızlığı aşma mücadelesi hep hüsranla bitti. Pakistan 1947 yılından beri hep acılarla birlikte yaşadı.  Yine Kissinger gibilerinin marifeti ve Hindistan’ın gayretiyle Doğu Pakistan (Bangladeş) bu ülkeden koparıldı. Elbette bunda kendi yanlışlarının da payı var.  

İkinci kopuş, Sovyet işgalinden sonra Afganistan’la gerçekleşti. Pakistan eliyle adeta kuyu kazarak bir ittifak gerçekleştirmişti.  Afganistan meselesi adeta Pakistan’ın atom bombası üretmesi kadar çetrefil ve zor bir işti. Bunu neredeyse başarıyordu. Üzerine 11 Eylül çöreklendi.  Önce Bangladeş’i elinden alanlar sonrasında Afganistan’ı da elinden kopardılar. Ve sırada nükleer silahları var. Bu anlamda Pakistan hem fakir hem de talihsiz. Güneyinde kocaman bir düşman. Doğusunda güvenilmez bir müttefik: Çin.  Batısında çöl ile bezenmiş bir İran sınırı. Ve kuzeyinde Afganistan. Afganistan, Ziya ul Hak gibilerin düşündüğü gibi Orta Asya’ya köprü ve menfez olacaktı. Saman Oğulları ve Harzemşahlar gibi bölgede yeni bir İslam imparatorluğu neşvü nema bulacaktı.  Lakin başını dertlerden kurtaramıyordu. Başına 11 Eylül belası gelip çattı. Onu ezilmekle ortağına karşı ihanet seçeneği arasında bıraktı.  Müşerref durumu ‘Afganistan cephesinde kaybediyoruz ama Keşmir cephesini kurtaracağız’ diyerek boş umutlarla özetlemişti.  11 Eylül’den sonra bu ülkenin başına felaket üzerine felaketler yağdı.

*

Tunus’da ve benzeri ülkelerde uygulanan köklerin kurutulması kampanyasıyla da karşı karşıya kaldı. Medreselere yönelik müfredat savaş uygulandı. Ya da buna kimyasal veya simyasal savaş da diyebiliriz. Pakistan bu zaman zarfında kuşatmayı yarmak bir tarafa kuşatma ilmik ilmik muhkem hale getirildi. Bütün suikastlar kuşatmayı kalınlaştırdı. Pakistan’a yaslanmak yerine daha serazat ve başına buyruk olmak isteyen Ahmet Şah Mesut’a yönelik esrarengiz suikast, Pakistan kuşatmasının ilmiklerinden birisi oldu. Ardından 11 Eylül gerçekleşti ve Pakistan keskin bir tercihle karşı karşıya bırakıldı. Bu tercihin şıklarında asla kazanmak yoktu. ‘Onlar kazanacak sen kaybedeceksin’ seçeneği üzerine kurulmuştu.  Pakistan işbirliği sadece kayıp oranını belirleyecekti. Kötü şıklardan birisini tercih edecekti. Müşerref de kendisine göre bunu yaptı. Pakistan büyük bedel ödedi.  Sadece fail-i meçhul suikastlar değil aynı zamanda Amerikan suikastların da bedelini ödedi. Ve kuşatmasına hizmet etti. Sözgelimi, Bin Ladin’in öldürülmesi de yine Pakistan’ın yalnızlaştırılmasında veya ordusunun zayıflatılmasında bir bahane haline getirildi. Dönüm noktası yapılmak istendi. Pakistan’da buna yönelik kamuoyu oluşturulmaya çalışıldı. Pakistan açıkça şamar oğlanına çevrilmişti.

*

Burhaneddin Rabbani’nin de suikasta kurban gitmesi Arapların deyimiyle ‘ kasamat zahre’l bair’  yani bam telini teşkil etti.  Karzai ve Amerikan yönetimi sözbirliği etmişçesine Pakistan’ı suçladılar hatta üzerine çullandılar. Elbette Burhaneddin Rabbani Ezher’de okumuş ilmi liyakati olan faziletli bir insandı. Lakin diğer bütün liderler gibi hata ve kusurdan müberra değildi. Hindistan-ABD, Rusya  ve zımni olarak İran eksenini ve mihverini tercih ederek aslında yanlış yerde duran iyi bir adam portresi çiziyordu. Zira ancak Pakistan ve Afganistan eksenli bir ittifak Orta Asya Türki cumhuriyetlerin kimliğini bulmasına ve korunmasına yardımcı olabilirdi.  Burada Akif Emre’nin ifadesiyle Pakistan’a karşı büyük oyun devreye sokuldu.  Küresel eşkıya Pakistan’ı iki seçenekle karşı karşıya bırakıyor: Ya canını ya silahını!

Mumbai saldırısıyla bağlantılı David Coleman Headley hadisesinde Batı basını Pakistan’ı ikili oynamakla suçlarken İslami kesimler de David Coleman Headley’in bir köstebek olduğunu ve amacın Pakistan’ı suçlamak ve köşeye sıkıştırmak olduğunu ileri sürüyorlar. Nitekim Hind otoriteleri Headley’in kendilerine teslimini istemişler lakin ABD teslimine yanaşmamıştır.  Kim bilir Headley, Hindlilere teslim edilseydi onun şahsında yeni bir İmad Salim keşfetmiş olurduk.  İmad Salim de Ömer Abdurrahman’ı iğfal ederek Amerikalıların tuzağına çeken çifte ajandı.  Amerikalıların deyimiyle Ömer Abdurrahman’ı kandırması karşılığında İmad Salim düdüğü çaldı parayı aldı.

Peki, esas sorumuza gelecek olursak: Pakistan bu muhkem kuşatmayı nasıl yarabilir? Bunun tek bir cevabı var. Uluslararası bir İslami ittifakla. Bu ittifakın baş namzetlerinden birisi Türkiye olmalıdır.