Kuzey Kafkasya’da devam eden savaş ve sorunlu bir ekonomik kriz altında Ağustos 1999’da başbakanlığa getirilen Vladimir Putin, Boris Yeltsin’in istifası sonrası Mart 2000’de Rusya Devlet Başkanı seçildi. Göreve gelmesiyle birlikte iç ve dış politikada attığı adımlarla Rusya’nın en etkili ismi haline gelen Putin, küresel siyasette de oldukça popüler bir lider oldu. Bu noktada Soğuk Savaş sonrası güç ve prestij kaybı yaşayan Rusya, Putin’in Rus dış politikasında gerçekleştirdiği değişimle birlikte, uluslararası ilişkilerde yeniden söz sahibi bir aktör haline geldi.
Sovyetler Birliği’nin dağılmasıyla kısa süre de olsa liberal ve Batıcı bir dış politika izleyen Moskova, Putin ile birlikte daha pragmatik ve realist bir anlayışı takip etti. Nitekim Rus dış politikasında liberalizm, realizm ve milliyetçilik tartışmaları yaşanırken, Putin döneminde şartlara bağlı olarak bu üç anlayıştan da yararlanıldı. Buna rağmen liberal söylemler zamanla yerini milliyetçiliğe bıraktı. Bir anlamda Putin’in dış politika felsefesi, melez bir yapıya sahiptir.
Putin iktidarının ilk döneminde ideolojik kısıtlamalara tepki göstererek, Komünizm fikrinin gerçekçi olmadığını ve ekonomik anlamda kendisini liberal olarak tanımladığını sıklıkla ifade etti. Özellikle bu dönemde ülkede var olan ekonomik kriz ve Çeçenistan Savaşı, Rusya’yı Batı ile iyi ilişkiler kurmaya yönlendirdi. Nitekim Putin de pragmatist bir anlayışla Rusya’yı Batılı standartlara ulaştırma hedefini açıklarken, yeni petrol ve doğal gaz anlaşmalarının yanında Batı’dan sağladığı yatırımlarla Rus ekonomisini canlandırdı.
Bu dönemdeki liberal söylemlerin yanı sıra Çeçenistan Savaşı’nı hatırlatarak Rusya’nın Ekim 1917’den sonra ilk kez bölünme tehlikesi ile karşılaştığını belirten Putin, toplumu birleştirmek amacıyla bir “Rus ülküsü” çağrısında bulundu. Vatanseverlik ve devletçilik anlayışını dile getirip Avrasyacılık düşüncesinin temel yapılarını tanımlayarak, Rus Çarlığı, Sovyetler Birliği ve Rusya Federasyonu’nun birleşik bir tarihe sahip olduğunu iddia etti.
Liderliğinin ilk yıllarında verdiği bir röportajda tarihte en beğendiği kişiyi St. Petersburg’un kurucusu ve Rusya’nın Batılı yanını temsil eden I. Petro olarak ifade eden Putin, öğrencilik döneminde de Immanuel Kant, Thomas Hobbes ve John Locke gibi isimler üzerinde çalıştığını belirtti. Milliyetçi akımın simge isimlerinden Aleksandr Soljenitsin ve İvan İlyin de Putin’in dünya görüşüne ve dış politika anlayışına etki eden başlıca Rus düşünürler olarak bilinmektedir.
Bu melez düşünsel yapı çerçevesinde dış politikaya şekillendiren Putin, 11 Eylül sonrası terörizme karşı iş birliği anlayışı ile ABD ile ilişkilerini geliştirirken, Çeçenistan’daki savaşa da orantısız bir müdahale fırsatı yakaladı. Buna rağmen zamanla Moskova’nın “yakın çevresi” olarak algıladığı eski Sovyet coğrafyalarında meydana gelen yönetim değişiklikleri ise Rusya tarafından bir tehdit unsur olarak değerlendirildi. 2003’de Gürcistan, 2004’de Ukrayna ve 2005 yılında Kırgızistan’da gerçekleştirilen renkli devrimlerin yanı sıra Avrupa Birliği ve NATO’nun Baltık bölgesi ve Doğu Avrupa’ya doğru genişlemesi, Putin açısından Rusya’yı kendi sınırlarına hapsetmeyi amaçlayan çevreleme politikasının yeni bir evresi olarak algılandı.
Nitekim Putin’in ikinci başkanlık dönemi ile birlikte Rusya’nın jeopolitik olarak kuşatılma endişesi daha da belirginleşti ve dış politikada realist akımın etkileri daha sık görüldü. Realistlere göre Rusya, çok kutuplu dünya siyasetini savunmalı ve uluslararası ilişkilerde öncelikle kendi çıkarlarını muhafaza etmelidir. Nitekim bu anlayışa göre Moskova, Batı’nın yayılmacı anlayışını engellemeli ve çevresindeki dönüşümlere kayıtsız kalmamalıdır.
Hâlbuki bu söyleme rağmen Rusya, egemen ve bağımsız olan komşuları üzerinde yayılmacı bir siyaset izlemek adına zemin oluşturdu. Nisan 2005’te Putin, Federal Meclis’te yaptığı bir konuşma sırasında Sovyetler Birliği’nin çöküşünü yüzyılın en büyük jeopolitik felaketi olarak tanımladı ve Sovyetlerin Komünist ideolojiden önce vatan sevgisi öğrettiğini savundu. Ayrıca Gennadi Zyuganov, Aleksandr Dugin, Alexander Panarin, Vladimir Jirinovski, Alexei Mitrofanov gibi düşünür ve siyasetçiler de ortaya koydukları Neo-Avrasyacı ve yayılmacı jeopolitik görüşleriyle bu dönemde Rus dış politikasının oluşturulmasında etkide bulundular. Küreselleşme karşıtı olan bu isimler, Rusya’nın jeopolitik olarak toparlanması için önerilerde bulundular.
Bu noktada ABD Başkanı George W. Bush’un 2002 yılında 1972 tarihli Anti-Balistik Füze Anlaşması’nı feshederek, doğudaki “güvenilmez devletler”den gelebilecek füze tehdidine karşılık ulusal füze savunma sistemi kurmayı planlaması, Moskova-Washington ilişkilerini gerdi. Bu çerçevede 2007 yılında Çekya’ya radar ve Polonya’ya önleyici füze sistemi yerleştirilmesi ön görülürken Putin, ABD’nin füze savunma kalkanı projesini saldırı amaçlı olarak tanımladı ve Rusya’yı hedef aldığını savundu.
Yaşanan bu tartışmanın ardından Şubat 2007’de gerçekleştirilen 43. Münih Güvenlik Konferansı’nda Putin, etkileri uzun süre tartışılan bir konuşma yaparak Rus dış politikasının boyutlarını gösterdi. ABD’nin tek kutuplu bir dünya yaratmak istediğini iddia eden Putin, bu duruma karşı koyacaklarını ifade etti. NATO’nun genişlemesinden duyduğu rahatsızlığı da dile getiren Putin, Moskova’nın bağımsız bir dış politika izleyeceğini belirtti. Rus dış politikası açısından bir değişim sinyali olarak görülen bu konuşma, jeopolitik bir meydan okuma olarak kabul edilmektedir.
Bu dönemden itibaren Putin, Rusya’ya dünya siyasetinde itibarını ve başat rolünü yeniden kazandırmanın en büyük tutkusu olduğunu sıklıkla ifade etti. Gürcistan ve Ukrayna’nın NATO ve AB’ye üyeliklerinin gündeme gelmesinden endişe duyan Moskova, 2008 Ağustos’unda Gürcistan’a askeri müdahalede bulundu. 26 Ağustos 2008 tarihinde Güney Osetya ve Abhazya’nın bağımsızlıklarını tanıyarak bu bölgede tampon bölgeler oluşturdu.
2010 yılında başlayan Arap isyanlarına paralel şekilde Rusya’da da gerçekleştirilmeye çalışılan sokak gösterileri ve kitlesel eylemler, Mart 2012’de başlayan üçüncü başkanlık dönemiyle birlikte Putin’i daha da milliyetçi söylemlere yönlendirdi. Rusya’nın bölünme riskini ön plana çıkaran ve egemenlik sözcüğünü kullanan Putin, yapacağı hamleler açısından meşruiyet elde etmeye çalıştı.
Nitekim 2014 Mart’ında Kırım’ı işgal eden ve Doğu Ukrayna’da devam eden çatışmalara destek veren Moskova, göstermelik referandum ve seçimlerle gerçekleştirdiği egemenlik ihlallerini kapatmaya çalıştı. İki bağımsız devlet olan Gürcistan ve Ukrayna’nın topraklarını işgal eden Moskova, 2015 yılında Suriye’ye asker göndererek Ortadoğu’daki çatışamada da doğrudan taraf haline geldi ve savaşın gidişatını değiştirecek adımlar attı. Onuncu senesine yaklaşan Suriye Savaşı’nda milyonlarca insanın ölümüne, milyonlarcasının ise mülteci konumuna gelmesine sebep olan Beşar Esad’ı ülkenin meşru lideri olarak gören Rusya, çatışmadaki diğer aktörlerin ise uluslararası hukuku çiğnediğini iddia etmektedir.
Bunun aksine Doğu Akdeniz’deki enerji rekabetinin de içerisinde yer alan Moskova, Libya krizinde ise meşru hükümetin karşısında pozisyon alarak, kendi söylemleri ile çelişmektedir. Aslında Putin’in iktidarı ile başlayan bu pragmatik anlayış, Rus dış politikasının yansımasıdır. Gürcistan ve Ukrayna gibi bağımsız devletlerin kendi iradeleriyle uluslararası örgütlere üye olmasını bir tehdit unsuru olarak değerlendiren Moskova, uluslararası hukuku çiğneyerek bu devletlerin egemenlik haklarını yok saymaktadır. Bir anlamda her çatışma bölgesinde sürece göre farklı bir argüman geliştiren Rusya, kendi çıkarlarını artırmaya çalışmaktadır. Bu durumu da Batı ile mücadele söylemi üzerinde perdelemektedir.
Rus dış politikasının bu çelişkili tutumuna rağmen Putin, Rusya’yı tekrardan dünya siyasetinin önemli aktörlerinden biri haline getirmeyi başardı. Ancak Moskova’nın mevcut ekonomik verileri ve sorunlu sosyal yapısı göz önüne alındığında, sahip olduğu gücün oldukça ötesinde kazanımlar elde ettiği ifade edilebilir. Rusya’nın elde ettiği bu konumu ne kadar daha devam ettirebileceği ise şüphelidir.