Moğol işgali karşısında tarihteki en dik duruşlardan birisini İbni Teymiye sergilemiştir. Bu bazen ötekilerin duruşunu gölgeleyen bir algıya dönüşmüştür. Halbuki durum böyle değildir. Necmeddin Kübra gibi nice mutavassıflar Moğollar karşısında sadece dilleriyle değil çanlarıyla da durmuşlar ve canlarını İslam davasına ve yurtlarına siper etmişlerdir. İbni Teymiye’nin de Moğollarla diyalogları olur ve onlardan zimmilerin haklarını dahi ister. Bununla birlikte onları bed yani yaramaz Müslüman kategorisinde görür. Alacalı olmalarını kıyasıya eleştirir. Bugün de alacalı Müslümanlar bundan dolayı İbni teymiye’nin hasmı kesilirler. Kur’an da A’rabiler/Bedeviler veya nim medeni unsurlar bed/ham Müslüman olarak tasvir edilir. ‘Hasune İslamuhu’ ifadesi ise tersini gösterir. İyi Müslüman oldu anlamına gelir. Moğollar zafer neşvesi tattıktan sonra İslam kılıcı ve şimşiri ile hezimet ağusu içerler. Ardından da kitleler halinde İslam’a girerler lakin tam İslam dairesinde erimeleri zaman alır. İbni Teymiye ve Mevlana bu devre tanık olur ve Moğollarla temas hattında yaşarlar. İlginçtir, Sufilerin Moğollar karşısında yılışık davrandıkları, ezik oldukları genel bir kanaat halini alır. Bu kimi zaman doğru kimi zaman da yanlıştır. Tasavvufa mutasavvıflar üzerinden bakarsan her iki sonuca da ulaşabilirsin. Günümüzde yaşanan gelişmeler ışığında tasavvuf, Selefilik, İbni Teymiye ve Mevlana gibiler yeniden aktüel tartışmaların öznesi haline gelmişlerdir. IŞİD bir biçimde Selefiliğe ve İbni Teymiye’ye mal edilmektedir. Halbuki bu indirgemeci bir yaklaşımdır. Muhtemelen İbni Teymiye yaşamış olsaydı bunları Hariciler olarak tasvir ederdi. Nitekim kimi selefiler de IŞİD ve Kaide cereyanlarını veya hareketlerini modern haricilik kapsamında değerlendiriyor.
İbni Teymiye Moğollar karşısında dik ve salabetli duruşu temsil eder. Kimileri de aksine Mevlana’nın Moğollar karşısında gevşek, kırılgan, süklüm püklüm olduğu kanaatindedir. Nitekim, Mikail Bayram gibi kimi zevat meseleye bu zaviyeden bakar. Lakin bu tam doğruyu aksettirmez. İbni Teymiyye, Gazali gibi Sufilere mesafelidir, kelam mesleğinden dolayı onları paylar. Bununla birlikte onlar için daima bir çıkış kapısı bırakır. Sufilerin cihadı boşladıklarına dair genel bir kanaat vardır. Bu Haçlı işgali karşısında Gazali için söylendiği gibi Moğollar karşısında da Mevlana için söylenmektedir. Buna mukabil Mardin fetvasında da olduğu gibi İbni Teymiye zamanın laik hukukunu temsil Cengiz Yasalarına karşı muhalefet ettiği gibi Moğolların hile ve desiselerine temas eder ve İslam ümmetini onlara karşı teyakkuza çağırır ve Mardin’in onların işgalinde daru’l İslam pozisyonundan çıktığını ifade eder. Bununla birlikte Moğollarla temastan kaçınmamakta ve hatta onların elinden zımmileri çekip almakta, kurtarmaktadır.
Mevlana’nın Moğollarla ilişkileri de inişli çıkışlıdır. Bununla birlikte tam da İbni Teymiye çizgisidir.
Konya’yı kuşatan Moğol lideri Baycu (ölm. 1295) ve adamları bir müddet Mevlâna’nın sohbetlerine katılmışlar ve sonrasında Konya’yı yakıp-yıkmaktan vazgeçmişlerdir. Bu da Mevlâna’nın Asya’yı talan ederek askeri gücünü ispat etmiş düşmanı, silâhla değil de ikna ile yenilgiye uğratması demektir. Baycu’nun bu konuda “Her şehirde ve ülkede böyle bir adam olsaydı oraların halkı asla bize mağlup olmazdı” demesi de Mevlâna’nın ikna yeteneğini ortaya koymaktadır. Yine Moğol (İlhanlı) hükümdarı Kazan Hanın, Mevlâna’nın “Sen Moğollardan korkuyorsan Allah’ı tanımıyorsun demektir. Ben ise onları yüz tane iman sancağı ile karşılıyorum” beytini kaftanına altın sırma ile işlemesi Mevlana’nın manevi tesirini gösterir. Moğolların vassalı olan ve onların güdümünde hareket eden Emir Muîneddin Pervâne’nin Mevlâna’ya gelip “Moğollar’ın devleti ve hâkimiyetleri ne zaman sona erecek” diye sorması üzerine Mevlâna’nın “bizim insanlarımıza adaletli ve iyi davranmadıkları ve halka zorbalık yaptıkları zaman” diye cevap vermesi bugün bile âdil olmayan devlet ve hükümetlerin yok olup gideceğine dair çarpıcı bir örnektir. Yani Mevlâna’nın bu tespiti günümüz deyimiyle “Adalet mülkün (devletin) temelidir (http://www.semazen.net/yazar_yazi.php?id=518) ” demektir.
Mevlâna’nın bir müridinin “Tatarlar da (Moğollar) kıyamete inanıyorlar ve bir sorgu-suâl günü olacak, diyorlar” şeklindeki sözüne onun şu cevabı İbni Teymiye’nin tutumundan farksızdır. Bu tespitiyle onları bed/ham Müslüman saymaktadır. Mevlana onları birçok yerde hilekar olarak tanımlar. Mevlâna’nın cevabı şudur: “Yalan söylüyorlar, kendilerini Müslümanlarla aynı göstermek istiyorlar. Deveye ‘nereden geliyorsun?’ diye sormuşlar, ‘hamamdan’ karşılığını vermiş; ökçenden belli demişler. Eğer Moğollar Kıyamet Gününe inanıyorlarsa bunun delili hani? Bu yaptıkları günahlar, zulümler, kötülükler, üstüste birikmiş karlar gibi kat kat yığılmıştır. Eğer Yüce Allah’a yönelirlerse bu karlar erir.”
Demek ki Mevlana’yı anlamayanlar İbni Teymiye ile arasında bu noktada hilaf görürler. Gazali nasıl ki Haçlılara karşı gerdan kıvırmamışsa Mevlana da Moğollar karşısında dik durmuştur. Biz Moğollara değil onları yaratana tapınıyoruz demiştir. Sosyal ve siyasi konularda meslekler hakkında genelleme yapmak doğur değildir. Tasavvuf iç alemi mamur etmekle mükellef bir alan olduğundan mücahedeyi esas almış ve diğer kesimler de bunu cihattan ve sorumluluktan kaçınmak olarak yorumlamışlardır. Halbuki afaktaki cihat ile enfüsteki mücahade rol dağılımından ibarettir.