Arapçada mühim bir sosyolojik kaide vardır: İza tecavezeşşey’u haddehu inkalebe zıddehu. Bir şey haddini aştığında zıddına dönüşür. İçki, sirke veya hoşaf, içki halini alabilir. Bu açıdan bazen gücümüz zaafımızda gizlidir, zaafımız da gücümüzde.
Hiçbir fikir tam olarak yok olmaz sadece siner ve geriye çekilir ve uygun bir zemini kollar ve bulduğunda yeniden yeşerir ve hamle yapar. Dolayısıyla pesimizm bir hastalıktır. Bazıları yapıcı hareketi pesimizm olarak algılıyorlar.
Hem Müslüman Kardeşler hem de Risale-i Nur anlayışının önemli unsurlarından birisi müspet harekettir. Bu kısaca yıkıcılık yerine onarıcılık ve yapıcılıktır. Bununla birlikte asla pasifizm veya pesimizm değildir. Öyle anlaşılması da yanlıştır.
Uçlar arasında vasat ve merkez yerine tefrit basamağında kenara düşmektir. Kısaca müspet hareket pasifizm derekesine düştüğünde o müspet hareket olmaktan çıkar, menfi hareket halini alır. Siyasete mesafeli durmak bir yöntemdir. Ve bu yöntemi en fazla savunanlardan birisi Muhammed Abduh diğeri de Bediüzzaman’dır. Siyasi yöntemi en fazla savunan isimler ise Cemaleddin Afgani, Mevdudi ve Erbakan gibi şahsiyetlerdir. Müslüman Kardeşler ise bu hususta muktasıt bir mesleği benimsemiştir.
Bediüzzaman muayyen bir dönemde yani konjonktürel olarak siyasete mesafeli kalmakla birlikte yabancılaşmamıştır. İçtihat meselesindeki yaklaşımında olduğu gibi uygun bir zemini ve ahlaki şartları kollamıştır. Dolayısıyla bu makamda tefrite düşmemiştir.
Lakin son dönemlerde mesaisini veya enerjisini erken harcayanlar tefrite düşmüşlerdir. Yeni bir çile veya mihnet döneminde yine birileri çıkarak şeamet tellallığı yapıyor. İslamcılara siyaset yolunun kapalı olduğunu vazediyor. İrade ve dalgakıran bir rol oynuyor.
*
Arap Baharından evvel dostumuz Abdussettar Milici bu akımın sözcülüğünü yapmış ve Müslüman Kardeşler açısından siyasetten davete dönmek gerektiğini savunmuştu. O dönemde bunu savunmak belki anlamlıydı. Lakin eski mürşid Muhammed Mehdi Akif ‘siyaseti bıraksak, cenaze levazımatçılığına tenezzül etsek bile peşimizi bırakmazlar. Bize rahat yüzü yok’ demişti. Ben bu sözü yadırgamıştım. Zira bir şey sonuçları itibarıyla değil, doğru veya yanlışlığı itibarıyla benimsenir ya da terkedilir. Dolayısıyla bu, pragmatik bir cevaptı, ben de bu nedenle yadırgamıştım.
O dönemde, dostumuz Milici’nin sözlerine gönül verdim ve meylettim. Bununla birlikte, Allah Arap Baharı ile birlikte beklenmedik bir yol ve kapı açtı ve Müslüman Kardeşler hazırlıksız yakalansa da bu yola revan oldu. Zaten hazırlık yapmaları da mümkün değildi. Kimse onların planlı hazırlık yapmalarına imkan vermezdi. Yeni bir dönem gelmiş çatmış ve eski konjonktürel kısıtlamaları kaldırmıştı.
Lakin elbette süreç kolay değildi. Bu zorluklar nedeniyle birileri, yeniden su koyvermeye ve zorluklar karşısında yine yöntem tartışmalarına sığınmaya başladılar. Bunlar bazı eski İhvancılar ve eski Cemaat-ı İslamiye üyeleri. Bunlardan birisi olan Muhammed Habib, İhvan’ın darbeyle her şeyini kaybettiğine dair yazılar yazmaya başladı.
Hepsi darbeye devrim diye alkış tutmaya başladılar. Ne yazık ki, Servet Hirbavi, Muhammed Habib ve Kemal Helbavi süreçte darbe destekçileri haline geldiler. Müspet hareketi, zorluklar karşısında hep yılmak olarak tarif ettiler ve algıladılar. Zamanla köstekçiler ve caydırıcılar haline geldiler. Hatta yer yer psikolojik harbin aracı haline getirildiler. Ki askeri darbe bütün İhvan gençlerini ‘eski İhvancı’ yani tövbekar ve dönek İhvancı haline gelmeye çağırıyor. Onları itirafçılar olmaya zorluyor. Mısır’ın Bibisi Sisi ‘Mısır’da herkese yer var ‘derken aslında devşirmeleri kastediyor. Ve bunlar darbecilerin mezesi haline geliyorlar.
*
Bunlar bazı tabela örgütlenmeleri kurdular ve bunlardan birisi de ‘ Şiddetsiz Müslüman Kardeşler Hareketi’ adını taşıyor! Bu ismin mefhumu muhalifi Muhammed Baltaci ve arkadaşlarının şiddet yolunda olduğudur.
Halbuki, The Guardian gazetesine yazdığı makalesinde Baltaci her ne pahasına olursa olsun şiddetten uzak kalacaklarını ve barışçı zemini takip edeceklerini taahhüt etmiştir.
Cemaat-ı İslamiye’nin eski üyelerinden Nacih İbrahim yeni dönemi teorize edici yazılar kaleme almaktadır. Bu yazılarından birisinde İslami kesimlere, siyaset yolunun kapalı olduğunu söylemiştir. Bunu gerekçelendirirken Allah’ın hem hilafeti hem de nübüvveti bir arada cem etmediğini ifade etmiştir. Halbuki, Hazreti peygamberde (S.A.V.) dört makam cem olmuştur. Davud Hilafeti, Hazreti Musa’nın Şeriatı, Hazreti İsa’nın daveti ve Hazreti İbrahim ve bütün peygamberlerin üsve-i hasene hali .
Maliki alimlerinden Karafi’ye göre, Hazreti Peygamber kendinde dört makamı cem etmiştir. Hilafet yani siyaset makamı, kadılık makamı, ifta makamı ve üsve-i hasene makamı.
Eski hapishane arkadaşımız Nacih İbrahim, Hayat Kanalına kendisine teklif edilen siyasi makamı reddettiğini söylemiştir. Aslında ona teklif edilen makam Nasır’ın İhvan’a bölme karşılığında Hasan Bakuri’ye ve benzerlerine teklif ettiği makamdır. Yani siyasi rüşvettir. Teklifi reddederek doğrusunu ve ahlaki olanı yapmıştır. İslam tarihinde devlet ve davetin pek az içtima ettiğini söylemektedir. Bu elbette yanlış değildir. El hak doğrudur. Lakin yanlış pratikten dolayı doğru teoriyi kaldıramayız.
Hakkını verenler için siyaset kapısını kapatmak da doğru değildir. Hasan Onat veya Sönmez Kutlu gibilerin hilafına din devlet ayrımını gözetmediğini ve buna çağırmadığını söylemekte birlikte, İslamcıların siyasete yöneldiklerinde hem daveti hem de devleti kaybettiklerini ifade etmektedir. Bu ispata muhtaç bir kaziyedir. Mürsi’nin Mandela pozisyonu kazanması ihtimalini varken bunu kaçırdığını söylemiştir. Halbuki, Mandela cumhurbaşkanlığı yapmış ve darbeyle devrilmemiştir. Uluslararası camia da yanında durmuştur. İkisinin arasında hiçbir benzerlik yoktur.
Müslüman Kardeşler kaderin ve şartların sevkiyle ve ‘iza azemte fetevekkel alallah’ sırrıyla hareket etmişler ve karar verdikten sonra yollarından dönmemişlerdir. Bu caydırılması değil alkışlanması gereken bir fazilettir.
Şiddete bulaşmama noktasında da söz vererek yöntem olarak istikametlerini ortaya koymuşlardır. Mürsi ise başarısız değil aksine başarısız kılınmaya çalışılmıştır. Başarısından korkulduğu için erken bir vakitte devrilmiştir.
Maalesef benzeri bir okuma biçimini veya tahlili Mustafa İslamoğlu bir hutbesinde yapmış ve Abdulhamid Bilici de bu hutbenin muhtevasını köşesine taşımıştır. Mustafa İslamoğlu ezcümle İhvan’a tuzak kurulduğunu söylemiş ve eski İhvancı Muhammed Habib gibi tarihin her diliminde kaybettikleri yorumunda bulunmuştur. Bu kayıp veya kazanç meselesi ucu açık bir tartışmadır ve kıyamete kadar kapanmaz.
Bir yıllık hilafetinden dolayı Ömer Bin Abdulaziz de Goldziher tarafından başarısız bulunmuştur. Bu onun değerlendirmesidir. Üsve yani örnek ve model olma açısından Ömer Bin Abulaziz dört dörtlük başarılı olmuş ve eskiyen veya unutulan bir yönetim anlayışını kısa bir süreliğine olsa da diriltmiş ve yenilemiştir. Onun kısa devresinin gölgesi sonraki bin yıla yayılmış ve vurmuştur. Hala cuma hutbelerinde sünnetinin esintileri esmektedir. Demek ki, üsvelik/örneklik noktasında onun hali tam bir başarı hikayesidir.
Yöntem hassasiyeti takıntı haline gelmemelidir. Aksi taktirde, cemaat asabiyet ve enaniyetine dönüşmekten kurtulamaz. Müslüman Kardeşler zor zamanda desteği hak ediyorlar. Onun ötesi lafu güzaftır. Maide Suresinin 52’ici ayeti bizlere ve sözlerimize tercüman olmaktadır: Kalblerinde hastalık bulunanların: "Başımıza bir felâketin gelmesinden korkuyoruz" diyerek onların arasına koşuştuklarını görürsün. Umulur ki Allah bir fetih, yahut katından bir emir getirecek de onlar, içlerinde gizledikleri şeyden dolayı pişman olacaklardır.