Kasım ayı, Filistin ve Filistinliler için bölgedeki birçok denklemi değiştirecek üç önemli zafere imza attı.

Birinci zafer,  İran yapımı olsun veya yerel kaynaklı olsun, Filistin direnişini temsil eden füzelerin elde ettiği askeri başarıydı. Çünkü Tel Aviv'den Kudüs'e ve diğer şehirlere düşen bu füzeler, dört milyondan fazla İsraillinin dehşet ve panik içinde sığınıklara koşmalarına neden oldu.

İkincisi; 138 devletin desteğiyle Filistin'e BM'de "gözlemci devlet statüsü" kazandırmayı başaran Mahmut Abbas'ın diplomatik başarısı. Karara karşı çıkan 9 ülke ise haritada görmek için büyütece ihtiyaç duyacağımız küçük toprak parçalarına sahip ülkeler ki bunlar da ABD ve İsrail için pek gurur kaynağı sayılmaz.

Üçüncüsü; Filistin'deki ulusal uzlaşı için, denklemin iki önemli parçasının yani Hamas ve El Fetih arasında ciddi anlaşmaların meydana gelmesi.

İsrail, askeri olarak hezimete uğramıştır. Üst düzey yetkililerinin hezeyanları ve Filistin'in BM'deki yeni konumunu önemsemediklerine dair konuşmaları, Batı Şeria'da üç bin yeni yerleşim yeri yapacaklarına dair verdikleri beyanatlarla umutsuzca giriştikleri intikam çabaları da bu hezimetin siyasi yansımaları olmuştur.

Şu an şiddetle sorulan soru; Filistin'in elde ettiği bu siyasi ve askeri başarıların önümüzdeki haftalarda ve aylarda meyvesini ne şekilde vereceği, İsrail'den gelecek her hangi bir sabotaja karşı nasıl bir kale oluşturacağı, diğer başarılarını kurduğu bu kalenin üzerine nasıl inşa edeceği ve uluslararası ceza mahkemesi gibi kurumlar üzerinde nasıl etki edeceği... Bu konuda birçok adım atılabilir. Örneğin;

İlk olarak:  Öncelikle edinilen bu diplomatik zaferin abartılmadan kutlanması gerek. Zira Filistin'in tanınması hala kağıt üzerinde yani teoride geçerli. Hemen sevinmemek için geçmişe geri dönmekte de fayda var. Bazıları 1988 yılında Filistin Ulusal Meclisi kurulup bağımsızlık ilan edildiğinde veya hemen sonrasında Oslo barış anlaşmasından İsrail ordusunun silahlarının ucuna zeytin dalları çizerek ve Filistin devletinin kapılarının açıldığı inancını ortalığa yayarak dans edip, kutlama yapmıştı. Ama sonraki gelişmeler hemen sevinilmemesi gerektiğini göstermişti!

İkincisi: Gazze'de ve BM'deki büyük başarının korunması için Batı Şeria'nın tüm şehirlerinde ve köylerinde İsrail işgaline karşı isyanların ve gösterilerin devam etmesi gerek. Ve eğer Ramallah'taki Filistin idaresi Mahmut Abbas'ın BM'deki başarısını kutlamak ve işgale karşı sivil itaatsizliği tırmandırmak için on binleri toplamaya güç yetirebilirse, İsrail'in aşağılamalarını engellemek ve yerleşim yeri inşaatını durdurmak için bu grupları yönlendirmeyi de başarabilir.

Üçüncüsü: Hamas'ın büyüklüğünü ve BM'ye gitmesi için Mahmut Abbas'a verdiği desteğin ne kadar önemli olduğunu göstermek için önemli adımlar atılarak ulusal birlik güçlendirilmeli. Bu da tutukluların serbest bırakılması, hapishanelerin arındırılması, Filistin'de seçeneklerinin çoğalması için uzlaşı ortamının oluşturulmasına devam edilmesi gerek. Bunların başında da direnişin tüm şekilleriyle yeniden seçeneklendirilmesi geliyor.

Dördüncüsü; Her fırsatta Filistin'in önceliklerini vurgulamak gerek. Bunların arasında mültecilerin geri dönüş hakkı ve başkenti Kudüs olan bir Filistin devleti ve elbette ki tek devletli çözüm fikrinden uzak durmak geliyor.

Beşincisi; Filistin yönetimi müzakereleri koşulsuz yürütme konusunda veya İsrailli savaş suçlularının yargılanması için uluslar arası ceza mahkemesine başvurmaktan vazgeçmesi için Amerika ve İsrail'in baskılarına boyun eğmemelidir.

Mahmut Abbas izolasyonu kırmayı başardı ve uluslararası arenaya hızlıca bir dönüş yaptı. Çünkü İsrail'in pozisyonundan vazgeçmesi için aylardır üzerinde uyguladığı psikolojik savaşı umursamadı veya aynı hedefe ulaşmak isteyen Barak Obama hükümetinin tahriklerine de kapılmadı. Bundan sonra, İsrail gelecek aşamalarda sert adımlarla karşı karşıya kalacak. Özellikle de hem New York'ta hem de Gazze'de hezimete uğrayan Netanyahu, her ne kadar sıkı bir seçim kampanyası yürütse de başarısızlıkla suçlanmaya başladı ve şansı İsrailli seçmenler arasında dönmeye başladı bile.

Netanyahu hükümeti Filistin'e vergi transferini durdurabilir. Aynı şekilde her yıl Filistin'e gönderilen 200 milyon doların ulaşımını engellemeyi de başarabilir. Hatta üst düzey yetkililere verilen önemli kimlik kartlarının geçerliliğini iptal ederse kimse onu engellemeye kalkmaz. Ancak bu ve bunun gibi uygulamalar Filistin halkının çıkarlarını zedeler ve üçüncü bir intifadanın patlamasına zemin hazırlar.

Tören kutlamalarının arkasındaki toz bulutu dağıldığında Filistinliler işgalin hala ayakta olduğunu ve aşağılanmaların devam ettiğini görecekler. Yerleşim yeri inşa projeleri tüm hızıyla sürecek, Arapların resmi desteği kaybolacak, medyanın dikkati bir süre sonra dağılacak ve haberler dejenere olmaya başlayacak. Tüm bu olumsuzlukları aşmak ve güçlü bir cevap vermek için mücadeleci bir yol haritası çizilmek zorunda. Bu ilk etapta Filistin liderinin ve hükümetinin görevi.

Mahmut Abbas birçok önemli lakaba sahip. Filistin lideri, hükümet başkanı, örgüt lideri, el Fetih hareketinin başkanı veya silahlı kuvvetler komutanı bunlardan bir kaçı. Ancak İsrail Dışişleri Bakanı Avigdor Lieberman'ın Abbas'a taktığı "siyasi terörist" lakabı diğerlerini öteledi ve en üst sıraya oturdu. Bu lakabı daha önce yıllarca Arapları katletmekten zevk alan eski Mossad ajanı Tzipi Livni kullanmıştı. Şimdi ise Abbas, İsrail tarafından BM'ye gittiği için stratejik terör saldırısı yapmakla suçlanıyor ve siyasi terörist olarak nitelendiriliyor.

Mahmut Abbas'ın yerinde olsam takılan bu lakaptan dolayı mutlu olurdum. Çünkü Filistinliler için çok fazla anlamı var. Ve eğer bu lakap İsrail'e karşı daha fazla düşmanlığı temsil ediyorsa bu bizim için de ayrıca bir şereftir. Çünkü Abbas'ın bize göre kazandığı en büyük başarı BM'de gözlemci devlet statüsünü elde etmesi değil, Filistin ulusal mücadelesi için büyük darbe olan Oslo anlaşmasını pratikte iptal etmeyi başarması olmuştur. Üstelik bu anlaşmayı bir matem çadırı kurmasına gerek kalmadan yok edebilmiştir.

Kaynak: El Kudsü'l Arabi
Dünya Bülteni için tercüme eden: Tuba Yıldız