ABD Başkanı Barack Obama, önümüzdeki dönemde hükümetinin dış politikada alacağı yol için benzersiz bir yöntem belirledi. Bundan dolayı, yaptığı yıllık konuşmasında Ortadoğu’ya -özellikle İran, Suriye, Afganistan ve El Kaide’ye- yer vermesi de gayet doğal görünüyordu.
ABD Başkanı'nın yıllık konuşmasını somut bir şekilde tahlil etmek için birkaç noktanın üzerinde durulması gerekiyor.
Obama konuşmasında öncelikle, uluslararası müzakerelerin yürütülmesi sırasında Kongre’nin İran’a yeni yaptırımlar konusunda alacağı herhangi bir kararı bozacağına dair üstü kapalı bir tehdit gönderdi. Bu aynı zamanda, İran ile altı büyük ülke arasında nükleer program ile ilgili olarak başlayan müzakereleri başarısızlığa uğratmak isteyen İsrail’e de meydan okumak demekti.
İkinci olarak, “terörist” hedefler taşımayan muhalefeti destekleyeceğini açıkladı ve Washington’un, uluslararası toplumla birlikte “terörden, diktatör rejimlerden ve korkudan arınmış bir Suriye” için çalışacağını kaydetti. Bu, Obama’nın, Esad’ı ve Cihad örgütlerini artık Suriye’de görmek istemediğinin en büyük belirtisi.
Üçüncü olarak ise, İsrail’e vurgu yapan başkan, “İsrail, Amerika’nın her zaman yanında olduğu bir Yahudi devletidir” diyerek Kongre’de ağırlığı olan Yahudi lobisini memnun etmek için bir çıkış yaptı. Başkan bu sözleriyle aynı zamanda Benyamin Netanyahu’nun da kendisine karşı oluşturabileceği muhalefeti engelleme amacı da taşıyor.
Irak’tan çekilen, bu yılın sonlarına doğru da askerlerini Afganistan’dan çekmeyi planlayan Amerikan başkanı, Kongre’nin İran’ın üzerine yapmayı düşündüğü yeni yaptırımların, nükleer anlaşmayı bozacağının ve bölgeyi 3. dünya savaşına çekeceğinin çok farkında. İran’dan da aleni bir şekilde uyarı alan Obama, yeni yaptırımların anlaşmayı tehtid etmek demek olduğunu, bunun ise sıfır noktasına geri dönüş anlamına geldiğini biliyor.
Obama, İran’ı iki cephede nötralize etmek istiyor. İlki; nükleer arzularıyla ilgili. Obama, başkanlık koltuğuna oturduğu ikinci dönemde, krizin kendisinden sonra gelecek başkana sıçraması durumunu göz önünde bulundurarak müzakerelerin istikrarlı bir şekilde devam etmesini istiyor. Bu şekilde de İran’ın nükleer konuda zenginleşmesini durdurmayı hedefliyor. İkinci cephe ise, “İslami cihad” ile harbi oluşturuyor. Bunun bileşenleri de Nusra cephesi, Irak Şam İslam devleti ve El Kaide ideolojisini barındıran diğer bazı örgütler.
İran, Türkiye ile birlikte verdiği müşterek beyanda tüm yabancı güçlerin Suriye’den çekilmesini ve terörle mücadele edilmesini istemişti. Bu mesajda, Obama’ya yönelik üslerini desteklendiğini belirten üstü kapalı bir destek vardı.
Suriye dışişleri bakanlığı, Amerika’nın bu yeni düşüncesinden, “yani diktatör rejimden ve cihadçı gruplardan Suriye’yi kurtarma” fikrinden dolayı çok kaygılı görünüyor. Amerika’yı ve Suudi Arabistan’ı, Cenevre 2’den çıkacak siyasi çözümü başarısızlığa uğratmaya çalışmakla itham eden Suriye yönetimi, Amerika’yı, muhalifleri silahlandırmakla, Suudi Arabistan’ı da İslamcı gruplar arasındaki çatışmaları durdurmak için yaptığı girişimler nedeniyle suçluyor.
Burada Amerika ve müttefiki Suudi Arabistan’a, bir soru yöneltmek gerek. İki ülkenin Suriye’de önceliği hangisi: Esad rejimini devirmek mi? Yoksa Suriye’yi cihad gruplarından temizlemek mi?
Obama’nın hitabından ve Suudi Arabistan’ın Suriye’deki İslami grupları birleştirme ve aralarındaki çekişmelere son verme girişiminden anlaşıldığı üzere, ortak hedefe yani rejimi devirmeye yoğunlaşmak için iki ülke de öncelikle Irak Şam İslam devletini ortadan kaldırmak istiyor. Amerika ve batı bu problemi ortadan kaldırdığı zaman rejime odaklanmak mümkün olacak. Bu durum, Suriye heyetinin, Cenevre 1 de alınan kararların uygulanması doğrultusunda geçiş hükümetinin kurulması konusunda sürpriz bir şekilde esnek davranmasını daha iyi anlamamızı da sağlıyor. Tabi bunun için önce ateşkes yapılması, esir değişimi ve insani yardımların bölgelere ulaşması gibi bazı basit meselelerin çözüme kavuşturulması gerekiyor.
Amerikanın ilk Afro-Amerikan lideri olan barak Obama’nın Yahudi devlet, üzerindeki ısrarını da dikkate almak ve bu hatalı durumu göz önünde bulundurmak gerek. Çünkü bu ısrar, aslında çocukluğunda ve gençliğinde ırkçılığa, McCartizm’e maruz kalmış birinin yapmayacağı bir şey. Obama, edindiği bu tutumla aslında, Irkçı yasalara karşı direnen ve onları ortadan kaldırmak için mücadele veren başta Martin Luther King ve Malcolm X olmak üzere uzun bir liste oluşturan özgürlük savaşçılarına da hakaret etmiş oluyor. İsrail, güney Afrika’daki rejimden çok daha fazla ırkçı radikalizme sahip olan bir ülke. Bu ırkçılığını da meşrulaştırarak büyük devletlere kabul ettirmek istiyor. Bu nedenle Filistin halkına baskı ve şiddet uygulayarak yapmaya çalışıyor. Üzücü olan ise Amerikanın, İsrail’in bu meşruiyet çabalarına tam destek vermesi.
Barak Obama, gerçekte George Bush’un siyasi taktikleriyle hareket etmek istiyor. Ancak onun planında savaş uçakları, bombalar, silahlar yok. Başkan, diplomasiye başvurarak Suriye’nin kimyasallarını yok etmeyi, İran’ın nükleer programının gelişmesini durdurmayı ve İsrail’in bölgedeki tek nükleer güç olarak kalmasını sağlamayı arzuluyor. Obama bu planında başarılı olabiliri mi? Arapların durumu bu kadar kötüye gittiği müddetçe neden olmasın?
Kaynak: Rai Al Youm
Dünya Bülteni için çeviren: Tuba Yıldız