İşgalci İsrail’in Gazze’ye saldırısının üzerinden yaklaşık bir ay geçtikten sonra Suudi Arabistan Dışişleri Bakanı Prens Suud Faysal suskunluğu bozdu ve İslam İşbirliği Teşkilatı’nın genel kongresinin sonunda yapılan basın toplantısında ülkesinin Gazze’ye verdiği öneme işaret ederek “Gazze meselesi bizim ilk meselemizdir” dedi. İsrail’in kendisini savunma hakkının olmadığını çünkü İsrail’in işgalci bir güç olduğunu belirtti. Ayrıca Gazze’nin yeniden inşası için Suudi Arabistan’ın vereceği abartılı desteğin de altını çizdi.  

Prens Faysal’ın açıklamaları, büyük bir hatayı temizleme çabasının bir kanıtı gibiydi. Çünkü Suudi Arabistan’a göre, Çocukları ve kadınları acımasızca katleden İsrail, sanki başka bir kıtadaydı ve Suud kralı Abdullah bin Abdülaziz on gün içerisinde üç kere konuşmasına rağmen İsrail’e en ufak bir kınama bile göndermemiş, konuyla ilgili hiçbir adım atmamıştı. Ne Mısırlı müttefiki Abdülfettah Sisi’den Refah kapısını açmasını rica etmiş, ne de geçen seferlerde olduğu gibi hastanelerini yaralılara açma girişiminde bulunmuştu. Bu kadar şey danışmanlarının ve idari sorumlularının gözünden nasıl kaçtı gerçekten anlamadık.

Elimizdeki bilgilere göre Ürdün- BAE- Suudi Arabistan ve Mısırdan oluşan dörtlü ittifak, Katar ve Türkiye’nin Hamas’ı destekleyerek İsrail ile olan krizi tırmandırmasına yardımcı olduklarına ve bunun da Mısır’ı ve onu destekleyen kutbu zora soktuğuna, dolayısıyla bölgeyi karıştırdıklarına dair keskin bir inanç taşıyor. Bu bilginin ne kadar doğru olduğunu bilmiyoruz ancak bildiğimiz ve hatta emin olduğumuz bir şey var. Bu dörtlü koalisyonun işgalci İsrail’e olan düşkünlüğü Türkiye- Katar işbirliğine yarıyor. Örneğin, bu dört ülke Gazze saldırısında aldıkları pozisyon nedeniyle hem kendi vatandaşları hem de genel anlamıyla Arap dünyası karşısında utanç verici bir durumla karşı karşıya kaldılar. Yani, Eğer ortada Türkiye ve Katar’ın kurduğu bir tuzak varsa göz göre göre bu tuzağa düştüler! Suudi Arabistan- Ürdün- Mısır ve BAE’den oluşan dörtlünün Gazze işgalindeki İsrail okumaları tamamen hataydı ve infiale yol açtı. Bu bağlamda ilk haftalarda verdikleri tepkiler kesinlikte beklenen düzeyde değildi. Bu tutumun arkasında üç muhtemel senaryo olabilir:

İlki, İsrail’in Hamas’ı ve bölgedeki tüm direniş gruplarını birkaç günde yok ederek, Hamas’ı temsil eden tüm isimleri tutuklayıp savaşa son vermesi ve yönetimi Mahmud Abbas’a teslim etmesi bekleniyordu. Bu, Suudi Arabistan’ın sessizliğinin ve Mısır’ın Refah sınır kapısını ilk hafta ısrarla kapalı tutmasının ikinci hafta ise çok kısıtlı bir şekilde açmasının nedenini daha iyi açıklıyor.
İkincisi, Gazze’nin evlatlarını Hamas’a ve diğer direniş örgütlerine karşı kışkırtarak iç çatışma başlatmak ve sorumluluğu İsrail’e atmak olabilirdi. Ancak beklenenin tam aksi oldu ve Gazze’nin ezici çoğunluğu Hamas’a sahip çıktı. Tüm kayıplarına ve hasarlarına rağmen manevi desteklerini esirgemediler.

Üçüncüsü; Hamas’ın İsrail ile olan savaşında hezimete uğraması ve beyaz bayrak gösterip, ateşkesi şartsız kabul etmesi bekleniyor olabilirdi. Ancak tüm dünya ile birlikte dörtlü koalisyon da bunun tam tersine dehşete düşerek şahit oldu.

Gazze ablukasının yanı sıra vatandaşlarını da hakir duruma düşmesinde esaslı bir rol oynayan Mısır istihbaratının bu senaryoları planlamasında ve Arap dostlarını ikna etmesinde öncü olduğu gerçeğinden kaçmamamız gerek. Bu durum da, ilk üç hafta boyunca neden bu dört ülkenin ağzını bıçak açmadığını, İsrail elçilerinin neden Amman ve Kahire’den kovulmadıklarını, Arap ligi üyelerini – dışişleri bakanları dahi olsa- neden acilen toplanmaya çağırmadıklarını açıklıyor.   

Suud- Mısır- Ürdün- BAE dörtlüsünün Müslüman Kardeşler’e karşı belirgin olan düşmanlıkları ve cemaate karşı başlatılan savaş nedeniyle bölgede yaşananlara kör bakmaya başladıkları ve İsrail düşmanlığını siyasi ve güvenlik açısından beşinci veya altıncı mertebeye düşürdüğü görülüyor. Bunun yanı sıra Hamas’a bir direniş hareketi olarak bakmamayı tercih ettiler ve kuşatılmış olan bir bölgede sıkışmış bir şekilde yaşayan Filistinlileri sadece bu hareketten ibaret sayarak diğer tüm direniş gruplarını da aynı kefeye koymaya başladılar. Bütün bunların hepsi bu dört devleti büyük bir zarara uğrattı ve halkıyla birlikte tüm Arap dünyasının önünde küçük düşürdü. Bu da siyasal İslam’ın çok cepheli taraflarının işine yaradı. Cephelerden biri Irak Suriye İran gibi radikallerden oluşurken diğerini de Katar ve Türkiye gibi mutedil ülkeler oluşturuyor. İşte bu yüzden böyle bir siyasi çemberin içinde kim yetenekli kim değil anlamış değiliz.  

Mısırın ve diğer üç destekçisinin hesaplamada yaptıkları en büyük hata, Müslüman kardeşleri bölgenin istikrarı ve güvenliği açısından en büyük tehlike olarak görmeleri oldu. Aynı hatayı Suriye’de de yapan bu dörtlü ittifak, Suriye rejimine en fazla birkaç ömür biçerek, Esad’ı kolaylıkla devirebileceklerini düşünüyordu. Tüm bunlardan önce de Ürdün haricinde kalan diğer üç ülke, Amerika’nın Irak işgalini ve ülkeyi harabeye çevirmesine de sağlam destek vermişlerdi.  

Suudi Arabistan- BAE- Ürdün ve Mısır koalisyonunun mevcut durumda temsil ettiği daha büyük tehdit ise Irak ve Suriye’de “halife” sıfatıyla giderek güçlenen Bağdadi’nin liderliğindeki Irak Şam İslam Devleti (IŞİD). Sorun bu tehdidin derinlemesine genişleyerek bu eksen ülkelere de sıçrıyor olması. IŞİD’in Kuzey sınırından Suudi Arabistan’a ve Mısırın batısındaki Libya- Mısır sınırından içeriye sokulmaya başlayacak olma olasılığı giderek artıyor. Bu nedenle Suudi Arabistan yönetiminin Irak sınırına 30 bin asker konuşlandırması ve IŞİD i bölgeden uzaklaştırmaya çalışma girişimi sürpriz bir gelişme değil.

Suud kralının konuşmasında dikkat çeken bir diğer nokta ise, IŞİD tehlikesinden bahsederken kralın din adamlarını ve ulemayı IŞİD konusunda tembellik etmekle ve teorik anlamda IŞİD ideolojisi ile yeterince mücadele etmediklerine dair suçlaması olmuştu. Zaten din adamları da her zamanki gibi bu çağrılara da kulak vermemiş ve sessizliği korumayı tercih etmişlerdi.   

Suudi Arabistan Milli Muhafız bakanı Mutab bin Abdülaziz’in Mısır ve Pakistan kuvvetlerinin ülkesinin Irak ile olan sınırındaki varlıklarını inkar etmiş olması şaşılacak bir durum değil. Aslında bu kuvvetler gerçekten orada olsalar bile IŞİD saldırısı ile ilgili çok bir şey değişeceğini sanmıyoruz. Irak’ta ise Maliki’nin askerlerinin ancak birkaç saat çatışacak kadar gücü var.  Aynı şey İsrail ve Amerika’dan iyi eğitim ve silah almış olsalar dahi Kürt peşmergeler için de geçerli. Daha da kötüsü IŞİD, gücünü Libya ve Yemen’de yayılarak artırıyor. Bu durumda ne kadar güçlü olursa olsun IŞİD tek bir ülkenin başa çıkması mümkün değil gibi gözüküyor.

Suud kralının IŞİD’in Irak’ın en kuzeyinden Suriye’nin en batısına kadar bu tehlikeli yayılışı karşısında haklı bir endişesi var. Çünkü IŞİD Ortadoğu’nun en verimli arazilerinde, petrol yataklarının bulunduğu yerlerde ve Musul barajı gibi bölgenin en büyük dördüncü barajının olduğu alanlarda yayılıyor. Dolayısıyla Sisi’nin Suudi Arabistan ziyaretinin bir güm öncesinde Arap dünyasının bu tehlikeyle mücadele etmesi zaruretini vurgulaması beklenen bir şeydi. Aynı vakitlerde Gazze’de katliamlara imza atan İsrail için ise böyle bir talepte bulunmaması, bağışlanması çok zor bir hata idi. Kralı endişeye düşüren bir diğer durum ise, IŞİD saflarında yaklaşık 5 bin Suudi Arabistan vatandaşının savaşıyor olması. Bunlardan bazıları intihar eylemlerini planlamada, katliam işlemede ve idam infazlarını uygulamada uzman olan ve birliklerin başında komutan olarak görev yapan isimlerden oluşuyor. Dikkati çeken ise kralın “geri dönün!” çağrısından sonra bu çağrıya cevap verip ülkelerine dönen vatandaşlarının parmakla sayılacak kadar az olması.

Suudi Arabistan eğer gerçekten IŞİD tehlikesiyle yüzleşmek istiyorsa, öncelikle bölge siyasetini kökünden değiştirmesi ve İsrail karşısında direnişi destekleyen yepyeni bir politika inşa etmesi gerekiyor. Bunun yanı sıra 12 yıl önce başlayan sözde barış görüşmelerini de tamamen gömmek şart. Çükü şu ana kadar Filistin meselesini gündemine alan herkes çıkarları doğrultusunda hareket etti. Hiç kimse Filistinlilerin hakkının arkasında durmadı. Bu da Arapların ve müslümanların dürüstlük ve adalet ölçüsünü ortaya koyan acı bir gerçek.  

Bazı şüpheli tarafların Suudi Arabistan- Ürdün- Mısır ve BAE dörtlüsüne İran ile başa çıkma konusunda İsrail’i Amerika’ya alternatif bir müttefik olarak gösteriyorsa bu taraflar ancak kendilerini ve karşısındaki devletleri aldatıyorlar demektir. Çünkü İsrail, Gazze’de yenilgiye uğrayan ve hedeflerinin hiç birisini gerçekleştiremeyen bir devlet. Oyunun kuralları değiştiğinden bu yana İsrail hiçbir savaşı kazanamıyor. Ordular arasındaki çatışmalar artık eskisi gibi değil. Artık tankların, bombaların ve önümüzdeki dönemde etkisini yitirecek olan demir kubbe sisteminin yerine güçlü iradeler savaşı kazanıyor. Bu yüzden Gazze’deki direniş gruplarının gücünü ve İslam devletinin hızla ilerleyişinin nedenlerini derinlemesine irdelemek ve planları yeniden gözden geçirmek gerekiyor.

Kaynak: Abdülbari Atwan/ Rai al Youm
Dünya bülteni için çeviren: Tuba Yıldız