Ne sıcak ne de başka faktörler; bu Ramazan'ın en çetin yanı Arakan ve Suriye. Arakan'da yaşanan toplu kıyımlara, Suriye'de yaşanan Müslümanların iç çatışmalarına karşı, derman bahsinde ortaya çıkan bir irade yok. "Acılarımızı dindirecek ölümü bekliyoruz" diyen Arakanlı kadının sözü her şeyi özetliyor. Dünyanın durumunu da açıkça ortaya koyan bu sözün tefsirinde, Müslüman dünyanın ölü kadar sessiz ve hareketsiz olduğu gerçeği saklı.
Suriye'de de aynı şekilde, göz göre göre iç savaşa adım adım gidilirken Müslüman ülkelerin kan dökmeyi engelleyici alternatifli, sorun çözücü girişimleri olmadı. Her ülke, Suriye'nin postundan elde edeceği çıkarı merkeze alarak politikalarını geliştirdi. Suriye halkının can emniyetini önceleyen çözümlerin ortaya koyulması mümkün olmadı. Şu gerçek ki, samimi ve gerçekten Suriyeli'leri önceleyen bir barış planı bölge ülkelerince topluca seslendirilip sahiplenilseydi, ortaya hayırlı neticeler çıkabilirdi. Belki, değişim daha yavaş olurdu, ancak bugünkü felaket sahneleri yaşamış olmazdı.
Bölgenin iki önemli devleti olarak İran ve Türkiye yöneticilerinin bu konudaki veballeri çok büyük. Biri Rus ve Çin'in cephesinde, diğeri NATO'nun kanadında. Ama aynı yöneticiler, günde beş defa onlardan ayrılarak Kâbe'ye yöneliyorlar...
İzahı gayri mümkün!
Toplum kesimleri de çok farklı değil. Söz var; fakat sözün arkasında kimse yok. Milliyetçilik boyut değiştirmiş durumda. Etnik milliyetçiliğin yetmediği yerde mezhepler devreye giriyor. Sonuçta Müslümanları birbiriyle savaştırmak öylesine kolay hale geliyor ki...
Büyük oyunun aktörlerine kalan, çatışmaya silah ve mühimmat yetiştirmek. Doğrusu bunu da "hakkıyla" yerine getiriyorlar.
Aynı ülkenin insanları, kocaman namlularla, sivil ve askeri hedef seçmeden her şeyi yok ediyorlar. Tarihi bombalıyorlar; barış umutlarını, geleceği imha ediyorlar. Esed ve ona destek olanlar, muhalifler ve onlara destek olanlar, yaslandıkları güçlerden ilham alarak ümmetin kalbine yeni yaralar açıyorlar. Küresel güçler de sessizce izliyor. "Ben olmadan barış bile yapamıyorsunuz" demek ve bunu zihinlere kazımak için bekliyor. Kosova'da, Bosna'da beklediği gibi. Tarlayı ekime hazırlayan çiftçi gibi, bir yandan satranç oyuncusu olarak, planını kurarak bekliyorlar.
Müslüman ülke toplulukları, sanki iki güçten birinin arkasında yer almak zorunluluğu varmış gibi konum alıyor ve hatta çatışmaya hazır hale geliyorlar.
Bir tarafın hatalarını asgariye indirip, diğer tarafın artılarını abartarak, pratikler üzerinden izah yolları aranıyor. Temelde, mezhep milliyetçiliğinin karşılıklı birbirini bileyleyen tarihsel etkisi söz konusu.
Dünyaya çözüm üretmesi gereken coğrafya, kendini yok ediyor!
Tarihiyle, kaynaklarıyla, ortaya bıraktığı kin mirasıyla ve her şeyden önce insan hayatıyla reel politik bir tuzağa düşerek...
Gayba iman eden, hesap gününe inanan insanların siyaseti böyle mi olmalıydı?
Reel politiğe teslim olmak seküler stratejik ortaklar edinmeyi gerektirir. Hesap günü merkezli siyaset çok farklı göstergelere ve imkanlara haizdir.
Tespihinin ipi koptuğunda sert bir yüzeye çarpmış, bir türlü taneleri toparlamak mümkün olamıyor... Bahreyn'de, bir gün nüfus çoğalır düşüncesiyle dikilen gökdelenlerin lüks daireleri bomboş beklerken, Arakan'da Müslümanlar çamur içinde can derdiyle boğuşuyor. Bize kalan, tekrar Ensar –Muhacir özverisini anlatmak. Yaşanmamış bir efsane gibi...
Kaç fırın ekmek lazım; bari bunu bilebilseydik.