Varlığın merkezindeki insan, temel vasıflarından uzaklaşma sürecini yaşıyor. “İnsanı yücelttik” (İsra 70) ifadesiyle, Rabbi insanı varlık hiyerarşisinin zirvesine yerleştirmesi, vasıflarını değiştirme gafletine düşen insan tarafından zamanla unutuluyor. Yaratıcı insanı tesviye ederek, güzel bir surette yaratırken, isimleri öğretirken, ruhundan üfleyerek ve halifelikle onurlandırarak her yönüyle değerli kıldı.

Geliş yeri, dönüş mekanı ve sonsuzluk arayışı ile amacı kendisine bildirilmiş olmasına karşın farklı yönelimlere evrilebiliyor insan.

Modern zaman kesitinde insan evrim teorisiyle, tesadüfen var olmuş varlık olarak algılanır oldu. Bu durumda amaçlı varlık olmaktan çıktı. Tesadüfen var olduğu zehabı insanın başına büyük sorunlar açtı. Her şeyi savaşarak elde ettiğini sanarak, kainatla girdiği mücadelede acımasız davranmakta beis görmedi. Kendi arasında kurduğu ilişkilerde referans sıkıntısı çekmesi, onu zorunlu olarak hümanizme yöneltti.

Dinin ruhu dindiren, bünyeye sükûn indiren işlevini seküler yafta ile karşılamaya kalkması olumlu sonuçlar doğurmadı. Toplumsal ilişkilerdeki yatay iletişimin mekana metafizik değer katması imkan haricidir. Neticede insan, insancıl tutumla birbirine sevgiyle bağlanıp adaletle davranma ihtiyacını kalıcı sebebe bağlayamadı. Amaçsızlık insanı ölçüden kopardı, ruhunu kararttı ve bilgi, irade ve kudretini kuralsız olarak ve ancak çıkarın ön görüsü doğrultusunda kullanır hale getirtti. Halife olması gereken insanın arzularının esiri olması böylece ortaya çıkmış oldu.

Kutsalı olmayan modern insanı kim durduracak, dünyayı ataşe verecek silahları üretmekten, kıtadan kıtaya ölüm taşımaktan onu kim, nasıl alıkoyacak? Mekan, ekseninden çıkmış insan karşısında çaresiz kalmış. Bütün metaller silah olmaya zorlanmaktan bizar halde. Kuşlar gözü dönmüş insandan kurtulmak için zırh giyinmeyi düşünüyor.

Eserinin esiri olan insan ruhunu kaybetti.

Sahiplenme arzusunun korkularına iyi geleceğini sanıyordu, olmadı. İnsanın değerli olduğunu söyleyen coğrafyalardan gelen sesi duymamak için, havdan, denizden ölüm indirerek huzur arıyor.

İnsan maharetinden ölüyor.

Buluşlarıyla küçülüyor. Aklıyla düştüğü yerden erginliğe kavuşacağı söylenen insanın ruhu bedeninden ayrıldığında taşlaştı.

Akıl ve taş, vicdan olmadığında kan dökme ortaklığından başka eylem düşünemezler. Çok akıllı modern insan, yok etmede sınır tanımıyor. Kentleri insanla birlikte yok ederken mülteciler için kurt köpekleri, dikenli teller, aşılmaz duvarlar örmede seri üretim yapabiliyor. Nasılsa hesap günü yok.

Nasılsa insan kendinin ölçütüdür.

Nasılsa formüllerle ortaya konamadı ahiret.

Ahlakla etiğin savaşı böyle başladı.

Gözle idrakin,  fizikle metafiziğin çatışma menzili böyle başladı. İnsan kazandım sandıkça, kendi tarafından kelepçelendi. Şimdi kime, neyi anlatsın yağmur yüklü bulut. Gözlerin eridiği sınırın ötesini, kim göstersin aklın insaflı yürüyüşüne. Açsın mı gelincikler, yasemenler.

Bu ölülere de ne oluyor böyle!

Onlar korkmuyorlar ve her gece koro halinde marşlarını söylemeye devam ettikçe, silahların namluları karıncalanıyor. Şehrin içinden geçiyor yağmur, yalnız ve sıkılgan. Umudu ararken çocuklar ve ellerinde son lokması barut yanığı, yere serilmiş küçük bedenler ki, her biri bir diri haberdir; insanlığın öldüğüne.

Mazgallarına vura vura dünyanın, inişe duruyor insan. Yücelip sınırsız patikasında yücelişi yoksa her yerinden vurulmaya adaydır insan. Taştan amaç dersleri almalı ara sıra, taşı aklına vurmalı kimi zaman.

Kim söylüyor insanın konuştuğunu. Referanslarını hayvandan devşirildiği andan itibaren insan azalıyor. Damla damla çekiliyor kendinden. Hele eli tetikte, kendi yerinde yoksa dağa bakıp bir gün uçacağını, hala anlamıyorsa, içinden rüzgar geçen taşa benziyor insan.

Ölüm koşularını hiçlik yolunda yapıyor modern insan.

Barış dediğinde, çocuklar ağlamaya başlıyor uzak kıtalarda. Ağaçlar meyvelerini saklıyor kurşunlardan ve insaf kör kötürüm ıssız çölün adı sadece.

Şimdi insanı arama vakti.

Herkes kendine baksın.