Karmaşık yapısıyla insan, zaman içinde değişen ve değişmeyen yanlarıyla tanımlanamayan bünyeye malik. Fıtratında saklı duran ve zamanla sadece biçimsel değişiklik gösteren güvenlik duygusu, onu pek çok riske atıyor.
İnsan geleceğinden emin olmak isteme eğilimine sahiptir. Bu nedenle, bir an önce endişelerini gidermek, kendini teminat altına almak ister. Bir an önce zengin olma, geçim endişesinden kurtulma tutumu, dünyaya ait kaygıların başında gelir. Aynı güvence talebi dinin anlaşılması ve yaşanması duyarlılığında da kendini gösterir. Neticede daha yaşarken insan, dünyasının ve ahiretinin güvence altında olduğundan emin olmak istiyor. İrdelenmesi, çeşitli açılardan tahlil edilmesi gereken bu duygu imtihanın hikmetine uygun olmadığı gibi, derinden güvenlik algısının zeminini de tehlikeli alanlara kaydırır.
Dünyada, adım adım hak edilmiş başarı öncelemeden, ahiret için çekilecek zorlukları göğüslemeden, kestirme yoldan başarıya ulaşma arzusu, kurtarıcıların ortaya çıkmasına ve kitlenin oluşmasına imkan hazırlıyor.
Ekonomik alanda yaşanan dolandırıcılıkların büyük oranı, insanın iştahının aşırı talebiyle orantılı olduğu, yaşanan sayısız öyküden anlaşılabilir. Öte yandan asıl tehlike, ahiret adına ortaya çıkan kurtarıcıların konumu.
İnsanların temel kaynaklara rağmen, hurafelere rağbet etmesinin derununda aynı kolaycılığın tesiri söz konusudur. Müritlerini cübbesinin altına alarak cennete götüreceğini söyleyen, ya da, bu söylentiye itiraz etmeyen “kurtarı”cının durumundan ziyade, kanmaya aday yüz binlerin konumu daha trajik tablo oluşturur.
İslam dünyası tedavisinde zorlandığı iki büyük sorunla karşı karşıya. Birincisi batını kurtuluş söylemi ki, haramla helalin yerini değiştirecek kadar ileri giden bu anlayışın zahirden, yani dünyadan istediği payın da hiç mütevazı olmadığı on beş temmuz günü ortaya çıktı. Bu akımın değişik dozajla farklı ülkelerdeki yapılanmaları ve beklentileri, insan üzerindeki tesirleri çok da farklı değil.
Mehdi figürü ile kitlelerin sevk ve idaresi çok kullanışlı ve kolay hale gelirken ümmet yapısını zayıflatan, yeri geldiğinde tuzağa düşüren, düşmanca konumlara evrilebilmektedir. İnsanlar bu tutum altında dünya ve ahireti kısa yoldan kazanayım derken her iki dünyada da hüsrana uğrama tehlikesi ile yüz yüze geliyorlar. Tehlike, insanı, ülkeyi, ümmeti kapsayan boyutlara ulaşırken maliyet de İslam’a çıkarılmakta.
Diğer ıslah edilemez sapma, zahiri görüntüye hapsolmuş harici tekfircilik. Bu ekol haramı helal gören batıni anlayışa tepki olarak, yapılacak mekruh bir amel üzerinden insanı dinden çıkaran kavrayışa sahip. Sigara içmenin şirke düşme nedeni sayıldığı, hikmeti, yorumu, tefsiri sloganlara tahvil eden bu anlayış için her durumda ilk öldürülecek insan tipinin Müslümanlar oluşu, hayli ilginç bir durumdur. Bu tutumla bir köyün dahi idare edilmesi mümkün olmadığı gibi, günümüzde Allah’ın bilgisini bilmiş gibi hareket eden ve pırasa doğrar gibi insan öldüren vahşiliğin, adı barış olan bir dinle telif edilmesi mümkün değildir.
İki aşırı ucun birbirini beslediği aşikar. İki uçtakilerin ortak noktası, kendi dışındaki inananları nesne yapmaları ve suçluluk hissi bir yana, sevap için öldürmeleri. Türkiye bu kafa karışıklığından payını, yeterince aldığı, batını ekolün ağırlıkta olduğu bir ülke. Ortaya çıkan FETÖ örgütünün dışında, aynı anlayışa yakın, ancak, küçük oldukları için tehlikeden uzak görülen onlarca gruptan bahsetmek mümkün. Dünyanın şeyhlerinin tırnağı üzerinde döndüğüne inanan, Levhi Mahfuz’a bakma yetkisinin üstadına verildiğini savunan ve önceki şeyhlerinin olduğu gibi, yaşayanın da gavs olduğunu ifade eden insanlarla aynı sokakta yaşıyoruz. Bu tür insanlarla karşılıklı görüşüyor, tartışıyoruz.
Bu anlayışların belli güce ulaştığında ne yapacağı on beş temmuzla malul hale geldi. Ne yazık ki, dengeyi/orta yolu gösterecek rehberlerden yoksun oluşumuz, Diyanet teşkilatının ve sivil ulemanın bu konulara sağır kalışı, tehlikeli gelişmenin önünü açıyor, hızını artırıyor. Eleştiri konumundaki tekil şahısların toptancı ve ikazdan ziyade yok edici üslupları da aynı alanın gelişmesine, farklı yönden, katkı olarak yansıyor.
Tasavvufun el attığı irfan ve hikmet konusu ve kişinin kendini disipline etmesi lüzumsuz bir konu değil. Lakin, yıllara yayılarak gelen tarikat yapıları anonim şirkete varan komplike, boşluksuz kurumlaşmaya dönüştü. Aynı yapıların diğer müminleri kardeşlik söyleminin dışında tutmaları, tehlikeli çağrışım taşıyor. Kurtuluşu bütün müminlerle değil, sadece kendi cemaat dairesi içinde görmek, batını hariciliğe denk düşüyor.
Kişisel tecrübelerin, keşiflerin, hallerin taşınabilir, referans oluşturabilir kabul edilişi büyük yozlaşmayı getiriyor ve İslam’ın evrensel boyutunu ihmale yol açıyor. Nefis terbiyesini aşan, kurtarıcı konfora dönüşen yapılarda, keramet, rabıta, rüya ve benzer bakışlar, açıktan konuşulmayan, ancak önemli yaptırımlara sahip.
Ortaya tepkisel olarak çıkan gruplar da, reaksiyoner olmalarından kaynaklanan hastalıklar barındırıyorlar. “Kuran Müslümanlığı” benzeri, sanki başkası mümkünmüş gibi, ayet meali ezberleyerek kendini müftü görenler son dönemde ortaya çıktı. Mezhepleri fuzuli gören bu turfanda tiplerin her biri, müçtehit edasıyla hareket ediyor ve her akıl sayısınca mezhep çıkıyor ortaya.
Büyük bir arınmaya ihtiyaç var.
Büyük arınmayı yapacak ulemanın eksikliği nedeniyle, böylesine girift sorunlar yumağıyla boğuşuyoruz. Alim dediğimiz zatlar, kendilerine soru sorulunca düne dönük fetvaları önümüze koyanlar olarak tebarüz ediyor. Her şeyden evvel, ümmetin derdini dert edip, yaklaşan tehlikeye karşı uyarılarda bulunan, yeni alanlarda ümmete ait çözüm yolları gösteren, haber veren konumda görülmesi gereken alim profili dünyadan çekilmiş durumda.
Bütün yoksulluğun nedeni bu.
Bu yoksulluktan ötürü, insanlar sahte kurtarıcı arıyor. Allah’a(cc) karşı bir irade olurmuş gibi, “Kitap” yerine başka eteklere sarılıyor.
Herkes, günahkar mümin olarak, bağışlaması bol Mevla’nın karşısına aczini bilerek çıkmak yerine, kendileri de aynı muhtaçlık içindeki fanilerin çürüyecek eteklerine sarılıyorlar.
İşin neticesi, kimse sıradan olmak istemiyor.
Müslümanlardan biri, ümmet içinde bir kul olmak zor geliyor, iştahı azmanlaşan insana. Dünyada, ilahi söylemi dolanarak, her şeye rağmen zafer, ahirette baş köşe, insanın Rabb’in güvenlik alanını başka birine tahvili anlamına gelir. Açıkça ifade edilmese de anlam dilinde şirke kapı aralayan, güvenliğin kaynağının değiştirilmesidir ortaya çıkan.
Her insan günahkar bir kul olduğunu bilerek, Kitap’a sarılıp, sünneti yol belleyip Hz. Muhammed’in rehberliğinde cehdini seferber ettiğinde, ümmet olma kıvamına has bir duruş sergilemiş olur.
İşte o zaman…
İşte ancak o zaman, ümmetin bedeni ve ruhu birbiriyle buluşur, dünyaya adaleti hakim kılma çabası başlar, fitne yeryüzünden kazınır ve insanlık felaha erer.
Hayal budur, rüya budur. Hedef de, bu olmalıdır.
Hatasız, günahsız olmadığını bilen, ancak ve sadece onun huzurunda boyun eğen, bağışlanma dileyen müminlerin yolu budur. Kurtarıcıların da kurtuluşa ihtiyacı olduğunu düşünen, bir bakıma:
Günahkar Müslümanlık yolu…