“Eğitimin amacı nedir?” sorusu ile niteliği arasında sağlam bağ mevcuttur. “Kimi, niye, ne adına eğitiyoruz?” sorusu ile başlar eğitim. Ve bitimsiz süreç olarak, bir yanıyla sabit, diğer yönüyle dinamik bir süreci içine alır. Değişen yönünün sabitlenmesi eğitimin devreden çıkması, güdük kalması ile sonuçlanabilir.

Eğitimin diğer yönünü, hangi yaş aralığına, hangi konuların, ne ölçüde ve nasıl bir yöntemle verileceği konusudur. Yaşanılan pratiğin bu noktada önemli oranda belirleyici olduğu ve ilgi ortamının hangi yöne doğru evrildiği, eğitimcinin gözünden kaçmaması gereken unsurlar arasındadır.

Yaşadığımız çağın, görüntüyü gözümüzün içine soktuğu gerçeğinden hareket edecek olursak, ilgiyi yakalamak açısından görsel alt yapının bölünmez açılımında sonsuza açılma imkânına ulaşmak mümkün olabilir. Başka bir deyişle görüntünün esiri olmadan, ona dokunarak asıl hedefe ulaşma yolunu keşfedebiliriz.

Gözle sınırlı görmek, insanı görüntünün esaretine alır. Aslolanın görünenden görünmeyene, bilinenden bilinmeyene yapılan yolculuktur ki, insana ait okumalar bu ahval üzere gerçekleşir. Gaybın önemini kavramaktan, geleceğe ait sosyal, siyasal okumalar, parçanın bütünden verdiği işaretten elde edilen teşvik gücüyle imkanlı hale gelir.

İçinde bulunduğumuz çağın eğitim yönteminde ilgi oluşturma ve dolayısıyla özneyi aktif kılma bir gereklilik olarak ortaya çıkar. İlginin alabildiğine dağınık hale geldiği, pek çok merakı celbeden olayın ekran marifetiyle insanın önüne konduğu ortamda, eğitimin fonksiyonuna yeni görevler eklemek zorunluluğu doğar. Bu ahvalde öğrencinin önüne bilgi malzemesini yığmanın fazla cazibesi olmaz.

Eğitimin en önemli tarafını oluşturan talebin üzerinde görüntü yığını olduğu eğitimci tarafından, öncelik olarak, ele alınma durumundadır. Her biri farklı duygularla evinden çıkan öğrencinin sınıfta buluşması sadece fiziki yakınlaşmadır, ilginin oluşması ve ortak yönelişe,  algıya geçmesi için eğitimcinin müdahalesine, farklı dokunuşuna ihtiyaç söz konusudur. Eğitimcinin bilgisayardan farkı da burada ortaya çıkar.

Nitelikli insan gücüne sahip olmada eğitimin önemi kadar, beyin gücünü kullanma becerisine sahip olma, bu amaçla çabaların önünü açmanın önemi, yaptığımız yanlışların anlatımında saklıdır. Ülke dışına taşan beyin gücümüzü kullanan adreslerin karşısında, farklılıkları cezalandıran seksen yıllık anlayıştan sıyrılıp kurtulmak için teşvik edici, ön açıcı, imkan sağlayan ve başarıyı ödüllendiren bir yapıya evrilmemiz gerekir.

Eğitimi okulla sınırlayan yaklaşımın uzun yolculuklarda başarı şansından bahsedilemez. Eğitim insana bilgi sevgisini verdiğinde, görevini önemli oranda başarmıştır ve kendinden öteyi işaret ederek, “bulma” çabasının altını çizmiştir. İnsanı keşif için yola düşüren, merakı kamçılayan ve bilmeyi önce kendi için önemli bulan bir eğitim anlayışı, yanında hayrı taşıyabilir ancak.

Varlığın başlı başına kitap olduğunu hisseden ve olayları, insanı, olguları okuyabilen anlayışın iz düşümü herkese iyilik dağıtan, ucu açık, yücelten bir okuma olacaktır. Her mekanda ve zaman diliminde “okuma” özgünlüğünü elde edenin okuması farklı okuyuşlarla bir bütünlük oluşturabilir ve sürekli yeni menzillere yelken açabilir. Ve ancak bu güven ortamı içinde insan anlam dünyasını kuracağı ontolojik okuyuşu gerçekleştirebilir. Eğitimin önemli yanı, kişinin kendini keşfetmesine vesile olmasıyla başlar.

Öğretmen ve öğrenci olmanın, aynı anda, son nefese kadar insan için hayra tekabül ettiğini hatırdan çıkarmadan yapılan okumalardan beslenmek, küçük şey yoktur ilkesiyle başlayan ve insanı küçümsemeyen ilkeler ışığında imkânlı hale gelebilir.

Hayat içinde, tekdüzeliği aşmış, her meslekte önemli başarı hikayeleri mevcuttur. Eğitimin gözünün açık olması ve tutuculuktan çıkması, yöntemi yenilemede direnmemesi, ne ve nasıl ürettiğini ölçmesi ve medeniyetinin büyük imkanı olduğunu hatırdan çıkarmaması gerekir.

Öğretmen tanımını yeniden ele almak, memurlaşmaya karşı dinamik bir süreci yaşanır kılmak, öğretmenlik vasıflarına uygun öğretici yetiştirmekten geçtiğini unutmamaktan ve bu yolda kollektif çabayı ortaya koyup ileri merhaleye ulaşmaktan geçer.

Öğretmenliğin,  sadece bilgiden/bilmeden geçmediği, şefkat, merhamet, sabır ve insana verilen değerle tamamlanacağı üzerinden düşündüğümüzde toplumu kuran eğiticinin özelliklerine ulaşmış oluruz.