Suriye’de bir kent. Çatışan iki gurubun sınır bölgesinde abdest almak için su arayan iki asker. İkisi de nöbetten izin almış ve karşıt guruplara aitler. Silahları yanlarında yok. Bir bidon su bulan diğerine seslendi; “ Bu ikimize de yeter”.
Biri döktü diğeri abdest aldı. Sonra diğeri aynı şekilde, duasını ederek abdest alıp cemaatle namazlarını kıldılar. Ve namaz bitince, musafahalaşarak ayrıldılar. Birbirlerini tanımıyorlardı, ama aynı dili konuşuyorlardı.
Bir gün sonra çatışma çıktı ve biri diğerinden daha keskin nişancı olduğundan diğerini “indirdi!”
İndirmek ne demek? Hafızanın işin vahametini hafifletme girişimi mi?
Evet, az askeri, biraz da argo dozaj yüklendiğinde indirme deniyor, adrese teslim mermilerin eylemine. Peki, inen kim? İndirene bu dünya yetecek mi? Kimin silahıyla kimi indirdi?
Ve dahası, biri tetiğe basanda, diğeri mermiyi alanda aynı nidayı yükselttiler semaya:
Allahuekber!
En anlaşılmaz, bir o kadar çarpık ve yürek dağlayıcı olan yanı burası. Oysa suyu bulduğunda biri “Bu ikimize yeter” demişti. Ancak dünyayı bölüşemediler. Çünkü dünya onlara ısmarlama tanımlarla sunulmuştu ve onlar da Kitabın içinden bakmayı denemeden öfke büyütecinden bakarak onaylamışlardı sunulanı.
İslam dünyasının hali bu iki askerin konumu gibi…
Tanımsız, dramatik, izahtan vareste ve dinleme aşamasının çok uzağında. Kısaca bu döneme açılacak “facia” parantezine girmeyenimiz neredeyse yok. Gelecek kuşakların aklı başındaysa bizi nasıl tanımlayacaklar bilinemez. Meşruiyetimizi kendi elimizle toprağa gömmüş durumdayız. Çaremizi yok ederek çıkış arıyoruz
Herkes Kitap’ı kendi yordamınca tutuyor. Tanımlarını oluşturup vahiyden onay almak maksadıyla okuyor ve her aradığını da bulmada zorluk çekmiyor. Sayısız farklı tutum, kurtuluşu cebine indirmiş, diğer Müslümanları yok ederek muttaki olma derdinde.
Acaba diyen yok!
Herkes akşam ve sabah kendi aklını okşuyor. Akıl sandığı; öfkenin şeytani lezzeti.
Bir medeniyet düşünün ki, aynı günde birlikte bayram yapma becerisi yok. Elinde silah olanla aynı algı dünyası; benim bayramım doğru; benim İslam’ın doğru anlayışı ile örtüşüyor.
Ramazanın başında toplanıp karar alınıyor, sonunda herkes kendi bildiği günü bayram ilan ediyor. Cephede de aynı; ateşkes sağlandığında en erken bozma rekorları devreye giriyor.
Ramazan ağlamaklı, bayram paramparça.
İslam’ın en büyük zenginliği, en etkili nimeti/avantajı Kuran’dır oysa.
O, doğru yolun, savaşın; barışın anahtarı hayatın, ölümün, ölüm ötesinin rehberidir. O Rabbin güvencesinde tahrif imkanından korunan tek Kitap’ tır.
Hal böyleyken önce öfkeyi, şeytanın gör dediği menfaat alfabesiyle, nefsin arzularını kutsal hedef belleyince, düşmana gerek kalmıyor. Masum insanları bir anda öldürme insafsızlığıyla, ayetler nasıl tevil ediliyor diye düşünmeden edemiyor insan. Firavun’a bile güzel sözle hitap etmeyi tavsiye eden, İbrahim’i yumuşak huyundan öven Kitap, nasıl okunur da, dünyada yer seçmeksizin canlı bomba ile suçsuz insanlar paramparça edilir.
Kimsenin sözü geçmiyor, namludan başka.
Ramazan bir ay önce gelmişti oysa. İnce bir meltem gibi, pencere pervazlarına kalp yumuşaklığı bırakmış, ruhu inceltip merhamet okyanusuna katmak istemişti.
Koca bir ümmeti tek gönül yapmaya gelmişti.
Adaletle, merhametle sofra açıp kardeşlik iklimini, yeryüzüne melek kıskandıran mektep olarak kurmuştu. Ramazan otağını iman edenlerin kalplerine kurup arınan, eksenine dönen cennet yolcularını bayram adı altında bir sevince çağırıyordu ve onlar parça parça olma pahasına çağrıya kulak vermeden kendi bildiklerini öne koyuyorlardı.
Sapkınlıkta öyle bir aşamaya varıldı ki, haşa, Allah’a akıl verme durumu ortaya çıktı. İslami adlandırmalarla şeytani işler planlanıp uygulanıyor ve maliyet bütün Müslümanlara, onlara bu aklı verenler tarafından ödetiliyor.
Ahirette Allah’a (cc) verilecek hesabı, dünyada kesmeye kalkanlarla nasıl bir mücadele yapılabilir? Müslüman olup olmamanın göstergesine sahip olduğunu söyleyen, kendini nasıl bir konumla ifade etmiş oluyor?
İslam tarihi büyük bedeller ödeyerek, her türlü fitnenin üstesinden gelecek metotlar bıraktı geriye. “Ehli kıble tekfir olmaz” ilkesi büyük acılar neticesinde ortaya çıkmış, mümini Rabbi karşısında, haddini aşma tehlikesinden koruyan, büyük bir ilkedir.
Bu ilkeyi anlayıp yücelmek için daha ne kadar kan akacak bilinmez. Önceki ümmetlerin helakına sebep olan insafsızlıklar bundan daha mı büyüktü; bilemiyoruz.
Savaşlar hep “ben biliyorum” diyen ve kendini sıradan bir kul görmeyen, haddini aştığını anlamayanlar tarafından ateşleniyor.
İnsan biraz kendi durumundan şüphelenmeli, acaba demeli ara sıra ve sınırlarını /haddini aşmamalı.