İşleri bir başkasına havale etmek, kendini yeterli görmemek toplumsal hal olduğunda o toplum beklentiden kurtulamaz. Atalet kronik hastalık olarak anlayışa kazınınca kalıtım haline gelen tutum yeni kuşakları da etkiler hale gelir.
Büyük ülke olmanın parametreleri yaşadığımız dönemde çok değişti. Geçmişte nüfus, toprak büyüklüğü kriter olurken günümüzde toplumun niteliği belirleyicilik açısından ilk sırada yer alıyor.
Sadece teknik alanla değil, atalet hali sosyal açıdan da bakıldığında toplumun büyük bir bölümünün kahvelerde mesai verdiği görülür. Durum böyleyken üretimdeki zayıflık tüketime çok farklı yansımaktadır. Tüketim iştahımız kontrolsüz ve haddini ayan mahiyette seyrediyor. Düşünsel konumumuz bu duruma orantılı olarak kısır yürüyor. Oysa bizi motive eden, disipline ederek sağlam iş yapmaya, sözünde durmaya çağıran İslam dinine rağmen, böylesi sonucun ortaya çıkması çelişkili bir durum.
Kadim dönemlerden beri, sıkışan toplumları teselli etmek için sürekli kurtarıcı söylemler beslenir ve gizemli beklenti içinde gözler yollara kenetlenir. Mecusilerle başlayan Yahudi ve Hristiyan dinine sirayet eden “kurtarıcı” figürü İslam’a eklemlenmede zorlanmadı. Zulmün zirveye ulaşması durumunda kurtarıcı gelecek, çile çeken toplumu kurtaracak diye, bir anlamda çilenin tırmanması teşvik edilir. Bu durum iktidarların işini kolaylaştıran önemli çarelerden biridir.
Kurtarıcı, bir zihin kalıbı olarak, sezdirmeden bilinçaltımıza yerleşik bulunur. Herhangi bir çekilişin gördüğü ilgiye baktığımızda, hediye taleplerindeki ölçüye sığmayan iştahımız konu edildiğinde piyangocu zihnimizin haritası ortaya çıkar.
Bir gün bir şey olacak ve maddi açıdan refaha ereceğiz, gün gelecek kangren hale gelen sorunlarımız çözülecek.
“Kişiye kazandığı var” (Necm-39) diye yönlendiren Kitaba rağmen zamana ve mekana yeterli tesir etmekten kaçınmanın mazereti olmamalı. Ahiret ve dünya ayrımı yapay durumdur ve kişiye iki boyutta da ayrıcalık yoktur. Bir başka açıdan bakıldığında mizaçlar ve çeşitli kişisel farklar toplumsal dinamik açısından büyük öneme haiz. İnsanlar noksan yanlarıyla birbirine yaklaşırlar. Toplumdaki pek çok işi başarıyla gerçekleştirmek için meslek çeşitliliği kadar mizaca ihtiyaç söz konusudur.
Medeniyetler acelesiz yarışırlar. Onların kurduğu cümleler daha iridir, yüz yılları hesaba katarak diyaloglardan sonuca gidilir. İnsanı kim ne kadar önemsiyor? sorusu medeniyetler yarışının derinden işleyen, değişmez gündemidir.
İslam medeniyetinin zaman ve mekan algısı, insan tasavvuruna bağlı olarak bütün beşeri söylemlerden farklıdır. İnsanı daha anne karnındayken muhatap alan ve ölümle sonsuz diyara taşıyan İslam söylemi, insanın emeğini çok yönlü olarak değerlendirir.
İnsan, niyet, düş, düşünce, fikir, eylem ve sonuç üzerinden aldığı konumla değere tabii tutulur. İslam’ın zaman anlayışı sonuç odaklı değildir. Yaşanan sürecin kendisi Yaratıcı ile kurulan ilişki bakımından sonuç kadar önemlidir. Başarılı, veya başarısız, sonuç netice bakımından tek yönlü değerlendirmeyle anlaşılmaz.
Her durumda insanı hayra çağıran, veren el olmaya yönlendiren (Ali imran-92) ilahi çağrıya rağmen, Müslüman toplumların beklenti içinde olmaları, üretmediklerini tüketmekten hicap duymamaları anlaşılır değildir.
Üniversiteden mezun olduğu halde ne yapacağına karar verememiş insanların bulunduğu yapıda, hedef sunmayan, insanı yeteri kadar önemsemeyen sorunlu eğitim var demektir.
Eğitimin hedefi insanın kendisini tanımasını sağlamak ve en üst düzeyden etkisini sunmasına vesile olmalıdır. Öğrencinin kendini tanımasında, okul, aile ve çevrenin acelesiz izleme yapması, toplumsal dinamizm açısından da önemlidir. İnsanı aktif hale getiren, çalışmayı ibadet anlayışı ile, kime, niye ürettiğini bildiren amaçtır. Amaç insanın dünyada bulunuş nedenine verdiği anlamla ilgilidir. Amaç yerinde olduğunda yakından uzağa sıralanan hedefler kendinden ortaya çıkar.
Müminin hayatı, amacı içinde taşıyan mahiyete sahiptir ve imanla kavuşulan amaç sonrası ona bağlı süren her iş “salih amel” değeri kazanır. Bu büyük bir motivasyondur ve her ortam, bilgi, beceri edinme ve kullanma açısından mümin için bir imkan haline gelir.
Var sayalım kurtarıcı geldi. Mümin pasif konumuyla başkasının gördüğü işten nasıl bir ecir beklenebilir. Ve elbette birlikte çalışabilme, paylaşabilme yeteneğinin bereketini görebilmek, yeri geldiğinde tek başına, konum gerektirdiğinde ekip halinde çalışma becerisini geliştirmek yine eğitimle başlayan, hayat içinde gelişen önemli hasletlerdendir.
Çabamız oranında çevresine ışık yayan meşaleler gibi olma durumundayız. Meşale büyüdükçe aydınlık artar.
Oturup meşaleyi tutuşturacak birini beklemek, insana bahşedilen yetenekleri görmezden gelmektir. Kitapla ilgisiz kalmak demektir.