Avrupa Birliği’nin kendini yenilemesini temsil edeceği düşünülen ve yaklaşık yirmi yıl boyunca Avrupa’ya ilişkin iktidar sırlarıyla içli dışlı olarak Lüksemburg’u yönetmiş olan Jean Claude Juncker (59), 27 Haziran’da Brüksel’de bir araya gelen yirmi sekiz devletin hükümet liderleri tarafından Avrupa Komisyonu Başkanlığına aday gösterildi. Yirmi sekiz eksi iki, çünkü İngiltere Başbakanı David Cameron ve Macaristan Başbakanı Viktor Orban abes bir şekilde Juncker’in adaylığına karşılar.
Metodu dolayısıyla Avrupa’nın inşasında tarihi bir dönüm noktasına işaret ediyor olmasına karşın, Juncker gibi bu derece tipik bir şahsiyetin tercih edilmesi kuşkusuz çelişkili bir durum. Avrupa Parlamentosu seçimlerinde (25 Mayıs) göreve gelen bir partinin liderinin Avrupa Komisyonu Başkanlığı pozisyonuna aday gösterilmesi esasında AB kurumları ile Avrupa Parlamentosu arasındaki güç dengesini Parlamento lehine modifiye ediyor. Bu, Lizbon Anlaşması zemininde Martin Schulz’un liderliğini yaptığı Avrupa Sosyalist Partisi (PSE) ile Jean Claude Juncker önderliğindeki Avrupa Halk Partisi (PPE-merkez sağ) arasında gerçekleşen bir rekabet biçimi.Önceleri seçme özgürlüğünden mahrum bırakıldıkları için bu sürece yönelik hasmane bir tutum içinde olan devlet ve hükümet liderleri, sonunda, oluşturulan siyasi dinamik önünde eğilmek zorunda kaldılar. Komisyon Başkanı tercihi artık üye devlet liderlerinin yürüttüğü müzakereler yoluyla değil, Parlamento seçimlerinin sonuçları tarafından belirleniyor.
Bu, Ypres Zirvesi’ndeki ilk önemli gelişme. İkincisi birkaç haftadır Juncker’in adaylığına karşı çıkışa son vermeyip mücadeleye devam eden Cameron ile Avrupa Birliği’ndeki mevkidaşları arasındaki yüzleşme olacak. İngilizlerin Lüksemburglulara bir garezi yok elbette. Karşı oldukları, artan Avrupa entegrasyonunun göstergesi olan bu sürecin kendisi. Müttefiki Angela Merkel tarafından yalnız bırakılan Cameron (ki kendisi Avrupa Birliğinin en büyük ülkelerinden birini temsil ediyor),Avrupa Birliği ile irtibatı bağlamında, İngiltere’nin tuttuğu yolun tehlikesini artırmaktan başka işe yaramayan ağır bir yenilgiye uğramış oldu.
Kendisini kamu hizmetine adamış, son derece çalışkan, uzlaşma sanatında usta (AB’de yeri doldurulamayacak düzeyde), birkaç dil bilen, yetenekli olduğu kadar sağduyulu ve ayrıca mizah anlayışı güçlü bir insan olan Juncker tecrübe sahibi bir Avrupalı. Fakat yine de şu gözlemi dile getirmek itibarını zedelemese gerek: Juncker, Brüksel’in yeni lideri olacak profile sahip değil. Zira Mayıs sonunda gerçekleştirilen seçimde protesto oylarını besleyen tüm önyargıları pekiştirebilir. Bilhassa İngiltere’de.
Adaylığı Avrupa Parlamentosu tarafından onanırsa (ki bu mümkün) Juncker’in önceliklerinden biri Londra ile ilişkileri her yönüyle düzeltmek ve bir çığır açarak Brüksel’de artık “ne tasın ne de hamamın” aynı olmadığını göstermekolmalı.
Le Monde, Başyazı, 29.06.2014
Dünya Bülteni için tercüme eden: Muhsin Korkut