Avrupa, Afrika konusunda nasıl bir tutum takınmalı? Bir gün büyüyen orta sınıfıyla dünyanın en güçlü biçimde gelişen bölgesi gibi iyimser manşetler; başka bir gün büyük çaplı trajik terör saldırısı ve kontrol edilemez bölgesel salgın haberlerinin resmettiği daha kasvetli bir tablo.
Bunlar, hızla dönüşüm geçiren ve nasıl bir tutum geliştirilebileceğini bilmek için anlamamız gereken aynı gerçeğin farklı yüzleri.
Küresel talebe bağlı olarak devingen demografisi ve orta sınıfının artan talepleriyle kıta 2000’li yılların başından beri yıllık yüzde 5,1 oranında gittikçe gelişiyor. Bu oran önceki on yıldan iki kat ve OECD ülkelerinin on yılda kaydettikleri gelişmeden üç kat fazla bir oran.
Bu kazançlı durumdan öncelikle petrol üreticisi ülkeler istifade ediyor. Böylelikle bağımsızlığından elli yıl sonra Angola eskiden sömürgesi olduğu ve krizden beli bükülmüş Portekiz’e yardım eli uzatacak konuma ulaştı. Ayrıca hammadde ihtiyacı nispeten az olan Habeşistan gibi diğer ülkeler de durumlarını giderek düzeltiyor. Kıtanın yeni sermayesi, giderek kalkınan ve gelişim oranları OECD ülkelerinin en az iki katı 83 ülkede yatırım yapan Çin’in otuz yıllık süreçte yeniden doğuşuna bağlı büyük oranda.
GÜÇLÜ VE KAPSAMLI BİR GELİŞME
Her ne kadar Afrika’nın bu atılımı kutlanmaya değer olsa da bununla yetinmek doğru olmaz. Çünkü Afrika’nın asıl ihtiyacı olan son derece güçlü, kapsamlı ve sürdürülebilir bir gelişme. Gelir düzeyi son derece düşük olan çoğu Afrika ekonomisi, Çin’in otuz yıllık süreçte tecrübe ettiği yüzde 10’luk gelişme düzeyinin son derece altında bir ritimle ilerliyor. Tasarruf oranları, yükselişte olan Asya ekonomilerinin çok altında kalmaya devam ediyor ve çoğu halen dış finansal akışa son derece bağımlı.
Ayrıca Afrika’nın gelişimi halen çok az istihdam oluşturuyor. Nitekim Ocak 2011 Tunus devrimi öncesinde tüm ekonomik göstergeler yeşildi; kimse özgürlük aşığı bir halkın ve daha da önemlisi gelişimin dışında bırakılmış diplomalı işsiz gençlerin düş kırıklığını kavrayamadı. Tüm kıtada düzenli iş sahibi gençlerin oranı yüzde 10’un altında. Gerisi, ya güvencesiz işlerde ya da aile yanında düzenli gelirden yoksun bir biçimde çalışıyor.
İlk sırada Afrika Birliği olmak üzere kıtadaki kuruluşlar doğru bir teşhiste bulundular: Şimdiki gelişme yeterli değil. Afrika’nın ihtiyacı olan şey iktisadi ve sosyal bir dönüşüm. Bir taraftan ekonomik çeşitliliği teşvik etmeye ve rekabeti güçlendirmeye; diğer taraftan istihdam oluşturacak ve Afrika kıtasının değerini artıracak daha yenilikçi faaliyetleri desteklemeye yönelik stratejiler ve kamu politikaları gerekiyor.
SANAYİ ÜRETİMİNİN ÇEŞİTLİLİĞİ
Ülkeler kıtanın jeopolitik açıdan hatırı sayılır bollukta doğal kaynaklarına ilişkin stratejilerini uygulamaya başladılar. Yine de yapacak çok iş var. Afrika’da maden araştırmaları için yapılan harcamaların ortalaması, Kanada, Avustralya ve Şili’ye oranla kilometrekare başına on üç kat daha az.
Ayrıca bu kaynakların kullanımı dolayısıyla elde edilen gelirin, sanayi üretiminin ve ihracatın çeşitlendirilmesine zemin oluşturacak şekilde kullanılması gerekiyor. Üstelik halen özellikle küçük ölçekli yatırımlar açısından ve çoğu Afrika ülkesindeki iç pazarların dağınıklığı nedeniyle büyük zorluklar var.
Afrika’nın giderek artan –on yılda dört kattan fazla– ticaret hacmi takdire değer. Fakat Afrika ekonomisindeki ara malların, bir ülkenin uluslararası ticaretten ve küresel değerlerden ne oranda yararlandığının en iyi göstergesi olan küresel dolaşıma katılımı %2’nin biraz üstünde. Afrika, büyük oranda Asya veya OECD ülkelerinde fiyatlanan ham madde tedarikçisi olarak kalmaya devam ediyor.
Sonuç olarak, iktisadi zenginlik giderek artıyor olsa da bunun halkın refah ve huzurunu kendiliğinden sağlaması mümkün değil. Huzur ve refahın teminatı olan etkili ve istikrarlı kurumlar tesis etmek uzun soluklu bir süreçtir. Ayrıca kamu hizmetlerinin sunumu – sağlık, eğitim, emniyet, adalet gibi- kalkınma eğrisini izlemez, ne Afrika’da ne başka bir yerde. Ebola sağlık kriziyle karşı karşıya kalan ülkelerin -son tahminlere göre 2015’te iki haneli rakamları göreceği öngörülen Sierra Leone de bile- mücadelede yetersiz kalmaları bunun bir göstergesi. Bütün bunları yalnızca kötü yönetimin ve yolsuzluğun bir sonucu olarak görmek haksızlık olur. Bunlar yok değil fakat çabalar samimi olduğu sürece ilerlemeyi sadece yavaşlatabilecek düzeyde.
Afrika ülkelerinde kamu hizmetlerinin finansmanına tahsis edilmesi gereken gelir, genel olarak ve çoğu durumda enerji, tarım ve maden sektörlerindeki çok uluslu şirketlerin ödediği işletme paylarından elde ediliyor. Yerel işletmelerin vergilendirilmesine gelince, çok sayıda ve önemli ölçüde vergilendirilmemiş "kayıt dışı" işlem nedeniyle çoğu zaman KOBİ'leri boğuyor. Devletle vatandaş arasındaki sosyal sözleşmenin sağlam zemini bu değil.
Hem üreticiler hem tüketiciler açısından, adil vergi ve etkili kamu politikaları sayesinde Afrikalıların kendi refahının temel tedarikçilerine dönüşmeleri için iktisadi dönüşüm yatırımları güçlendirmeli.
Avrupa, bu değişimleri ummakla yetinemez. İşbirliği kapasitesini Afrika’nın yeni stratejik ve jeopolitik verileriyle bağdaştırmak için finans, teknoloji ve insan kaynağını derin bir biçimde tetkik etmeli. Parasal destekten ziyade, ihtiyaç duyduğu bilgi, tecrübe ve tekniği Afrika ile paylaşmalı. Afrika kıtasının dönüşümüne ilişkin projeyi desteklemeyi görev edinmeli Avrupa. Zira bir dış politika meselesi olarak görülemeyecek kadar yakın Afrika bize.
Mario Pezzini (OECD eski başkanı) ve Romano Prodi (Avrupa Komisyonu eski başkanı ve Birleşmiş Milletler Sahra eski özel temsilcisi)
Le Monde, 15.10.2014
Dünya Bülteni için tercüme eden: Muhsin korkut