Müslümanları adam etmek için zorlayan, hızlandırılmış bir süreçten geçiyoruz. Ramazan, Kadir Gecesi ve ardından Ramazan Bayramı toplam bir aylık bir zaman diliminde bütün Müslümanları, adam olma mektebine çağırıyor.
Üç etkin müdahale büyük bir bağış, eşsiz armağan olarak hanelerimize ve oradan bünyemize dokunup iyilik menziline çekiyor bizi.
Zor bir eylem oruç. Ancak ödüllerini düşününce, kanatlanarak onu kabul etmek gerek. Bin ayı içinde barındıran ve değerlendirmeyi rahmeti gani Mevla'nın yapacak olması, büyükten daha büyük beklentiler içine girmek de hakkımız oluyor.
İç içe girmiş üç etkin zaman dilimi bizlere ne vermek istiyor, anlayışımızda, davranışlarımızda, hangi değişiklikleri yapmak istiyor diye, düşünmeden ve kendimizdeki değişimi tespit etmeden süreci geçirirsek bereket sofrasından yeteri kadar pay almamış sayılırız.
Her yıl, daha acılı hallerde ve daha acınası durumda buluyor bizi Ramazan. Bütün gayreti ile, bizi düştüğümüz bu çıkmazdan kurtarmak istiyor. Müminin çaresiz, ümitsiz olmayacağını söyleyerek başlıyor söze.
Ancak, orucun vermek istediği, bizim de almak istediğimiz midir?
Arz ve talep buluşmadığında, ortaya bereketin çıkması, dolayısıyla, insanın örneklik yolundaki değişimi akim kamaya mahkum oluyor. İnsan özünü ibadete açıp onun meramını anlamaya çalışmadıkça, nasibi o oranda düşük kalacaktır.
Ramazan önce öfkemizi geri çağırmamızı öneriyor, bayram da öyle.
Sonra öfkemizin ne adına yola çıktığını soruyor. Ardından birbirimizin gırtlağına sarılı ellerimizi çözmemizi öneriyor. Orucu tutuyor, namazı kılıyor ama, bu talebi dikkate almıyorsak, burada Ramazan ve bayramın teklifinin havada kalması, müminin halinden razı olduğu anlamına gelir ve üç etkin aşamaya kendini teslim etmemiş, bir anlamda, bu süreci yine kendine haklılık payı çıkararak tüketmiş olur.
Bir barış sesi olmadığını, olsa bile bu sesi duyacak kulak olmadığını gören Ramazan, üzüntüyle dünyadan ayrılırken, dönüşünde içine düşülen çukurda ümmeti daha öfkeli ve daha çıkılmaz derinlikte bulacağını biliyor.
Kuran'ı kendi için değil de, kardeşlerini tekfir etmek için delil ararken bulan Ramazan şahitlikten başka ne yapabilir. Duayı yalnız kendine ve grubuna eden, doğru olanı istemek yerine, herkesin kendi anlayışına gelmesini isteyen yeni bir Müslüman algısıyla karşı karşıyayız.
Ellerindeki Kur'an yüreklerine, kendileri gibi düşünmeyen Müslümanlar adına öfke veriyorsa, hidayet kaynağı vurgusunu nasıl anlayacağız.
Hak ile batılı birbirinden ayır etmek için hayatın ayracı olan, insanlığa rehber olan Kitap cehaletin elinde, inkar dünyasının sevincine hizmet etmiş olmuyor mu?.
Bu durumda, üçlü etkin zaman, hüzünlü ve birer şahit olarak aramızdan ayrılma durumunda kalıyor.
Büyük bir imkanımızdan, eşsiz fırsatımızdan da istifade edemedik yine.
Yine kendi ellerimizle İslamı evlere hapsettik. Kamuya çıkmasına müsaade etmedik. Savaşı kesmesine, ağulu aşı bal eylemesine izin vermedik.
Kireçlenmiş beynimize, örümcek bağlamış gönlümüze uğramasın diye merhamet, çok "gayret" ettik.
Oysa Mevla, kulları için akla gelmez bereketler barındıran bahaneler oluşturuyor. Bin aylık eciri bir gecede veriyor, ancak alıcı yok! Ya da sadece kendinin ve hizbinin bunu hak ettiğini ve nasıl olsa kendilerine verileceğinden emin.
Müminlerin yola çıkmış namazları da, oruçları da birbirine karışmıyor. Bu durumda bir ümmet birliğinden, birbiriyle halleşen, ortak yönelişe giren, iyilikten yana kötülüğe karşı, ortak anlayış ve tavırdan bahsedemiyoruz, kendi kendimizi yetim bırakıyoruz.
Kardeşliği doğrama ustasıyız.
Şirk operatörü olarak, uzmanlaşmaya devam ediyoruz. Kuran bütünlüğü içinde, Peygamberin gösterdiği usul içinde ayetleri anlamak yerine, bir ayet çekiyoruz ve kapsamını belirleyip, kimi hedef aldığını, zannımız doğrultusunda, tespit ederek ok yerine fırlatıyoruz. Karşılığında şehitlik, olmasa gazilik bekliyoruz.
"Merhamet sofrasını arza kuran oruçtan, Kadir Gecesi'nden ve Bayram'dan biraz hicap duymayı deneyelim" dese şehre gelmiş hikmetli yolcu. Oradan biri, şehrin bir ucundan koşarak gelse " Bu adam doğru söylüyor" dese yine.
Ne garip, şehir var, şehre yağmur gibi dağılacak, hikmet yüklü söz/Kitap var. Bir buçuk milyar içinde şehre girip bağıracak bir kişi ve işitecek ahali yok. Öyle yok ki, hiç bir şey olmamış gibi kutlamalar devam edecek.
Bayramlar sözcüklerde hapsolacak.
Ruh sızı içindeyken dilde tat sahici olabilir mi?