Siyasi literatürümüze “ irtica” kelimesi 31 Mart Vak’ası’ndan sonra girdi. 31 Mart Vak’ası’ndan sonraki süreçte iktidara el koyan İttihatçılar siyasi meşruiyetlerini büyük ölçüde bu “irtica tehlikesi” söylemi üzerinden sağladılar. Hürriyet, adalet, eşitlik vaadi gibi “istibdat” ve irtica korkutması İttihatçı diktayı meşrulaştıran argümanların başında gelir.

Tarihin tuhaf cilvesine bakınız ki, varlığını “ irtica tehlikesini önlemek“  gerekçesine borçlu postmodern darbenin aktörleri, 31 Mart’ın yıl dönümünde sorgulanmaya başlandı. Yine tuhaf bir rastlantı, 12 Eylül darbesini gerçekleştiren cunta hakkında mahkeme açıldıktan bir hafta sonra postmodern darbenin aktörleri ne dava açıldı. 12 Eylül ihtilalinin başı olan Evrenin yaveri olarak hemen arkasında sırmalı üniformasıyla duran Bir’in ondan bir hafta sonra yargılanması… Üstelik bu sürecin başlangıcı sayılması gereken tarihin yıldönümünde…

Tesadüf gibi görünse de bu tür bağlantılar bir zihniyetin nasıl kök saldığını ve nerelerden beslendiğine işaret etmesi bakımından hayli ibretlik bir durum arzediyor.

Yüz yılı aşkın süredir her türlü darbe ve komitacı operasyonların gerekçesi sayılan irtica söyleminden ruhu, kişiliği örselenen  ‘sessiz yığınlar’ için bu durumun anlamı büyük o0lmaalı. Belki de ilk kez sessiz yığınları tahkir eden, aşağılayan, töhmet altına alan buyurgan söylem sorgulanıyor.

 Bu mahkemelerin nasıl sonuçlanacağını bilmiyoruz. Önemli olan kendinde halkı aşağılayarak, halk adına darbe yapma yetkisini görenlerden hesap sorulabilir olmasıdır.

Bu durum hem halk adına hem de bu soruşturmaları yürüten yargı adına psikolojik duvarın aşılması demektir.  Aynı zamanda kendilerini hesap sorulmaktan azade hissederek kendince gerekli gördüğü anda muhtıra vermekten, postmodern darbe yapmaktan çekinmeyen komitacı zihniyetin psikolojik sınırsızlığı da sınırlanmış oluyor. Birileri adına psikolojik duvar yıkılırken birilerinin zihnine psikolojik duvar örülüyor.

Postmodern darbenin uzantıları, işbirlikçileri, doğrudan ve dolaylı destekçileri, sermaye ve medyadan adeta davet çıkaranlara kadar çok geniş bir ağ oluşturuyor. Darbe heveslisi üniformalılar kadar onları müdahale için teşvik hatta tahrik eden sivillerin olduğu bir ülke burası. Bu süreçte kimin gerçekten organik işbirliği yaptığına, kimin fikir özgürlüğü çerçevesinde görüşünü açıklamış olduğuna dikkat etmeden suçlular listesini kabartmak bir linç kampanyasına dönüştürebilir ve gerçek suçluların mazlum konumuna itecek bir atmosfer oluşabilir. Başta yargının, medyanın hakkaniyet ölçülerinden sapmadan, soğukkanlılıkla tarihi dönemeci sağlıklı biçimde aşmamızı sağlaması gerekir.

Postmodern darbenin mağdurlarının bu zamana kadar çığırtkanlıktan uzak, tarihi bir sessizlikle, bu ülkenin gerçek sahipleri olmalarından kaynaklanan özgüvenle sergiledikleri tutumu bu süreçte de koruyacaklarını düşünüyorum. Adaletin gecikmesi de adalet adına aşırlığa, ölçüsüzlüğe kaçmak da gerçek adaletin tecellisi değildir.