Suriye konusunda savaşın çözüm olarak ileri sürülmesi, yakın çevremi de içine alan temayüllere aykırı düşme pahasına dehşete kapılmama yol açıyor. Savaş eğer içine düşülmüş çaresizce bir dert, bir savunma yoluysa da, çözüme ulaştıracak bir yoruma, mücadeleye, amaca tabi kılınabilir. Koşulları savaşa meyledecek şekilde zorlamanın açıklaması ise daha farklı olmalı. Çevremizde yakın vadede kopan savaşların hangi biri yerli halka iyilik getirdi ki... Savaşın fitilini tutuşturan saldırgan ülkeler de zafer kıvancını yaşayamadılar üstelik. Saddam’ın sonunu hazırlayan, arkasına yedi düveli alarak İran’a saldırması olmuştu. Yakın dönemde ise Libya örneği oldu bittiye getirilen savaşın yerli halk için nasıl bir acı ve felaket kaynağı olabileceğinin cevaplarını sunmaya devam ediyor. Libya yangın alanına dönüşürken yükselen siyasi söylevlerin hangisi bu sahneleri öngörebilmişti ki...

Suriye konusunda şartlar daha farklı denildiğinde, şaşkınlıkla duraklıyorum: Her seferinde de böyle söylenmiyor muydu? Şartlar bu kez daha farklı.

Üstelik ne savaş halini aratmayacak bir düşmanlıktan ileri gelen tek tek ölümler eksik oluyor   ülkemizden ve etrafımızdan, ne katliamlar. Buna karşılık savaş yolunun insanları niye cezbettiği konusunda bir karara varamıyorum, barış için yeteri kadar çaba sarfedildiğine emin olamadığım için. Hiç savaş görmemiş, muhaceret nedir yaşamamış, evladını teröre kurban vermemiş ve muhtemelen kopacak bir savaşı da uzaktan izleyerek ahkâm kesmeyi sürdürecek olan fildişi kule mücahitlerinin provokatif bir dille, hamasetle savaş kartalı kesilmesi karşısında düşüncelere daldığımda, gözlerimin önüne cephelerden gönderilen cenazeler, protez bacaklar, nuru çekilmiş gözler, feri çekilmiş çocuk yüzleri, kimyasal silah hastası her yaşta insan ve Meral Maruf’un ıslak toprak üzerine dökülmüş pirinç tanelerini toplamaya çalışan muhacirleri geliyor.

Silah tüccarlarının lobileri kadar güçlü olmayan barış yanlılarının sesi kriz dönemlerinde romantik dönem şairlerinin dizelerinin yaydığı tedirginlikle yüklü, ama aynı zamanda farklı çözüm yollarını keşfetmeyi önemseten duyguya karışıyor. Güzel, doğru, haklı; ama hayatın gerçekleri başka bir şey söylüyor. Kan krizi, bütün doğruları ve sağlam gerekçeleri rafa kaldırmaya sevkediyor, barış çağrısı için yorulma zahmetini göze almayan siyasetçileri.

Suriye müdahalesinde NATO’nun, Afganistan’a getirdiğinden daha farklı bir çözüm sunacağını ummak için pragmatik bir siyasetçi değilseniz, ya saf yürekli bir hayalperest olmanız gerekiyor, ya da deli fişek bir maceracı.  Öte taraftan üç ülke, Türkiye, İran ve Suriye yetkilileri, akil kişileri, biraraya gelip Suriye cinayetlerini durduracak konuşmalar yaptılar da haberimiz mi olmadı... İnsan savaş tek çözüm olarak görünecek şekilde sürece müdahale edildiği hissine kapılıyor. Yılgınlıkla tutunacağımız çözüm 12 Eylül Darbesi yıllarını çağrıştırıyor bana. Bir gecede çözümün sağlandığına inanmamız bekleniyordu.

Bütün bunları, Esed rejimine duyduğum büyük mesafeye rağmen yazıyorum.İran’ın direniş hattı adına Esed’e verdiği desteği de devrimci bir ruhla bağdaştırılması zor, alternatif üretmekten uzak, direniş hattı adına yeni vizyonlar üretmekten geri durmaya zorlayan bir hantallığa bağlıyorum. (Bu desteği mezhebi bir dayanışma veya bağdaşma ile açıklamayı da hiç makul bulmadığımı yazdım Taraf’ta, Perşembe günü.) Perspektifim, siyasal hırslar ve iktidar oyunları uğruna can veren, yurtlarından olan yığınların perspektifi. İlkeler muğlaklaşırken bir yerlere savrulmanın kolaylaştığı bir zamanda ben barış yollarını zorlamaya devam edeceklerin arasına savrulmayı yeğliyorum.

Sezai Karakoç uyarıda buluncaya kadar savaşı, Suriye cinayetleri karşısında biricik çözüm yolu olarak görme eğilimi baskındı İslamcılar arasında. Oturduğu köşeden savaşı çağıranlar, bir savaşın nelere mal olduğunu İran örneği yetmiyorsa Irak’a, o da yetmiyorsa Afganistan’a ve nihayet Libya’ya bakarak okumayı denemiş görünmüyorlar. Dini inancımızın bu sırada neyi gerektirdiğine dair soru ise parantez altında.  Hayatlarında silahlı çatışma  görmemiş kafe İslamcılarının savaşı çağıran seslerini, İran’ın “Şehirler Savaşı’ndaki en zor günleri Tahran’da geçirmiş olmanın tecrübesiyle, dehşete kapılarak dinliyorum. Savaş bizi nerelere sürükleyecek acaba, “kar gibi eriyenler”den olmamak için sığınacağımız nasıl bir köşe olacak...

Savaş İran devrimini, dünyaya ileteceği anlamlı mesajlarını bir savunma cephesinde donakalmaya sevketti. Günümüzde İran siyaseti, devrimin başlangıç noktasındaki savunma mekanizmasının geliştirilmesi halinde öne çıkıyor; işte bu nedenle.

Birkaç adım geri çekilip de izlendiğinde sahne ürpetici: Birileri bu bölgeye vermek istedikleri yeni düzen için ölümcül stratejilerle İslamcıları sahneye sürebilir pekâlâ, birbirine düşürtebilir; bakış açısı öylesine sisli, algılar öylesine nahif.

İnsanın aklına Afganistan’ın bombalanmasından önce medyada gezinen burkalı kadın fotoğrafları, acıklı hikayeler, dahası bilimsel açıklama ve veriler geliyor. Çözümü sürüp gidecek ölümlerde aramaya zorlayan, biricik çözümü silaha ve kan pazarlığına terkeden yaklaşımın akademik belgelere ihtiyacı mı olur, diyeceksiniz... Gerçeğin savaşın hizmetinde kazandığı bu yeni muhtevayı o dönemde İranlı sosyolog Roksana Behramitaş “Oryantalist feminizm” olarak adlandırmıştı. Ezilen burkalı kadın imgeleriyle kurgulanan özgürlük söylemlerinin getirisi, protezle yaşamaya mahkûm kitlelerin acıklı  hikayeleri için bir teselli sunabilirmiş gibi... 

Topluma haber yağmuru altında savaşın gerekliliği telkin edilirken barış kahramanlığından söz etmek kimilerine saflık olarak görünüyor. Bölgenin bir savaşla ancak toparlanabileceğinden söz eden insanlarla karşılaşıyorum.

Tabiatla, insanla, insan tabiatıyla yaşanan çekişmenin zirvelere ulaştığı dönemlerde tezahür eden romantik şiirin en gözüpek  temsilcilerinden birinin, Willam Blake’in “Barış elbisesi giymek”ten söz ettiği bir şiiri var “Masumiyet ve Deneyim Şarkıları’nda”:  Kutsal Görüntü. 

Şöyle söylüyor şair:

Yani insan nerde olursa olsun,

Dua eder başı derde girince,

Dua eder kutsal suretine insanın

İnsafa, Merhamete, Barışa ve Aşka...

Müslümanların Allah’ının kelâmı savaşta bile adımların barışa dönük atılması gerektiğini bildirir. Epik ruhun barışta temayüz etmesi gereken dönemler vardır, kahramanca bir adanma gerektirdiği için.

Zorlu barış için şartları zorlayanlar, geleceğe kan davası ve düşmanlık bırakmayacak çözümün mimarlarıdır. Barış kahramanlığı olabileceğinden daha zor bugünlerde, savaşı dayatan koşulların tersine daha bilge ve mütevazı olmayı gerektirdiği için.