Türkiye dış politikada alan daralması, sıkışmışlık hali yaşıyor.
Son bir kaç yıldır bölgede yaşananlar Türkiye’nin uygulamaya çalıştığı dış politikanın aksi yönde gelişti. Bunun nedenlerini sadece bölge dışı aktörler ve bölgedeki rakip güçlerin ortak planlarına bağlamak imkânsız. Uluslararası denklemde bölgedeki rekabet ortamı Türkiye’nin hedeflediği ile reel gücü arasındaki çelişkiyi ortaya çıkardı.
Türkiye bir yanda reel politik düzlemde bölgede aktif olmaya, hatta demine etmeye çalışırken bunu tarihsel ve kültürel verilerle meşrulaştırıyordu. Ancak tarihsel arka planın gücü ile Türkiye’nin şekillendirdiği retoriğin ima ettiği hedefler dış politikanın en temel unsuru olan reel güçle uyumlu olmadığı zamanla ortaya çıktı.
Özellikle Suriye ve IŞİD krizinin geldiği nokta, PYD merkezli oluşum karşısında Türkiye’nin seçenekleri zaten sınırlıydı. Suriye’de devrim beklentisiyle yeniden dizayn edilen dış politika hedeflerine ulaşmak bir yana tüm beklentileri tersine çevirecek bir sürece girdi. Bu süreçte sıkışmışlığı açmak için özellikle ABD’nin taleplerine uygun hale gelmesi dış politikadaki yeni düzenlemenin ve imkânsızlıkların bariz göstergeleriydi.
Özellikle Rus uçağının sınır ihlali nedeniyle düşürülmesiyle gerilim çok daha büyük ve tehdit edici bir boyuta evrildi. Şimdi gelinen noktada İsrail’le dondurulan ilişkilerin yeniden düzeltilmesi için geleneksel Amerikan - İsrail hattına oturan dış politikaya dönüş yaşanıyor. Ya da Türkiye buna zorlanıyor.
Ne var ki İsrail’le ilişkilerin yeniden normalleştirilmesinin muhafazakâr kesimde travma etkisi yapma riski de hayli yüksek. Zira İsrail’e karşı siyasi alanda en alt düzeye çekilen ilişkiler ticari olarak fazla bir zarar görmemişti.
İsrail’e karşı meydan okuyucu dil kitlelerde belli bir karşılık bulmuş ve beklentiye girilmişti. Hatta sürekli İsrail’den dayak yiyen Arap kamuoyunda da önemli bir heyecan uyanmıştı.
Bu meydan okuma sırasında iki faktör gözden kaçırıldı. İsrail’in Amerikan politikalarını rehin alan çıkışları karşısında dengeleyici unsur olarak Türkiye’nin önünün açılması, ikincisi Arap Baharı ile yükselen dalgayı Ankara’nın kendi lehine değerlendirmek istemesi.
Arap Baharının çöküşü Türkiye’nin propaganda gücüne önemli ölçüde darbe vurdu. Bölgesel aktörlük, oyun kurucu dış politika iddiasının yakın çevrede çökmesi, reel olarak sıkışması Türkiye’nin elini zayıflattı. Geleneksel denkleme geri dönmek için ilk adım İsrail’le ilişkilerin düzeltilmesi beklenen bir gelişmeydi.
Bu durumda asıl sorun şu; İsrail ya da başka bölgesel hamlelerde kullanılan dilin, propaganda gücünün reel güçle gerçeklik bağını koparmış olması üstelik bu dilin son derece hassas dini argümanlarla meşrulaştırılması.
Gelinen noktada kitlelerde travma yapacak bir dönüşün formüle edilmesinde Ankara hayli zorlanacaktır.
Tüm bunlar İsrail’le ilişkilerin gerekliliği, kaçınılmazlığı anlamına gelmiyor. Kudüs’ü işgal eden, Filistin’de Siyonist sömürge yönetimi kuran bir yapı Türkiye’nin ya da bölgedeki ülkelerin dostu olamaz.