Türkiye’de yaşanan kamplaşma siyasi rekabeti, taraftarlığı aşmış durumda. Siyasi tutumların keskinleşmesi şeklinde ortaya çıkan durumun toplumsal fay hatlarını harekete geçirme riski ile karşı kaşrıyayız. Son birkaç yıldır şu veya bu şekilde uzlaşı ile çözüleceği yönünde umut beslenen etnik temelli sorun yeniden silahlı boyut kazandı.
Üstelik aynı anda birkaç derin toplumsal çatlak siyasi neticeye yönelik olarak aynı anda harekete geçmiş görünüyor. Bu tür altüst oluşlarda tarafların, taraflılıkların ölçüsü de hızla yer değiştiriyor. Yeni ittifaklar, ödünç söylemler, adeta haklı olmaktan çok karşısındakinin eksiğini, ayıbını deşifre etmeye yönelik bir söylem geçerli.
Bu gibi durumlarda haklı olanı ya da doğru olanı savunmak zorlaşır. Her şeyden önce haklıyı haksızdan, hakikati yalandan ayıran ölçüler karışmıştır. Ne eleştiri muhatabını bulur, ne de özeleştiri yapma cesareti kalır. Hakikat adına olmayan bu tür kamplaşmalarda önce hakikat ortadan kalkar.
Bir tarafta 90'lı yıllara geri mi dönüyoruz sorusunu hatırlatan, her tür terörün gündelik hayatın parçası olmaya başladığı gerginlik. Diğer tarafta siyasal belirsizliğin getirdiği toplumsal siyasi ve güven eksikliği ve hepsinden önlemlisi Türkiye’nin yeni bir seçim ortamına girmiş olması. Erken seçimin gündemde olması bile siyasal tansiyonu yeterince yükselten bir gelişme. Buna sıcak çatışmaların ve acı kayıpların eklendiği ortam eklenince durum daha da gerginleşiyor.
Türkiye’de muhalefet ve iktidar ilişkisi bu anlamda hakikati öldüren bir söylemi yükseltti. İktidarı eleştiren ittifak, siyasi rekabeti aşan adeta iktidarla ilişkilendirdiği değerlerle hesaplaşma boyutuna taşımaktadır. Bunun en tehlikeli boyutu iktidar ve toplumsal, kültürel değerlerler ilişkisi kurularak bizi biz yapan ne varsa onunla hesaplaşmaya giren bir söylem. Bu ittifak farklı renk ve bölük pörçük koalisyonuyla muhalif olunan siyasetin uygulamalarına karşı çıkarken adeta din ve onun etrafında şekillenen birikimle hesaplaşan bir dile evriliyor.
İktidar cephesi ise siyasi bir rekabetten ziyade, varlık yokluk meselesi olarak algıladığı eleştirileri dikkate almaktan çok topyekûn savunma refleksi sergiliyor. En küçük eleştiriye bile tahammülün kalmadığı bir ortama sürükleniyoruz. Toplumun bizden olanlar ve olmayanlar ayrışmasına gidiyor olması her anlamda tehlikelidir.
Bu ortamda soğukkanlılıkla hakikati hakikat olduğu için savunmak, konjonktürel durumlara doğruyu feda etmemek şiarımız olmalıdır. Her şey sona erip sular durulduğunda geriye kimin hangi gerçeği savunduğundan başka bir şey kalmayacak.