Rusların siyasi yükselişi Türk dünyasının düşüşüyle doğru orantılı olmuştur. Buradan, Rusların nereye doğru yayıldığını da anlayabiliriz. Yayılma derken yakın zamanları düşünmekse ayrı bir yanılgı olur. Sanıldığından çok eskilere dayanıyor.
Kanuni Sultan Süleyman Zigetvar’ı fethettiğinde (1566) Kazan Hanlığı çoktan Rusların eline geçmiş durumdaydı (1552). Endülüs’ün de aynı tarihlerde düştüğünü hatırlarsak, İslam coğrafyası iki ucundan baskı ve yıkım altındadır. En Batı’da zamanın büyük sömürge gücü İspanyollar, en doğuda yeni yeni palazlanan Ruslar ilerlemektedir. Garip bir şekilde ortalarda Osmanlı devleti Batıya, Doğuya, Kuzeye, Güneye doğru zaferler kazanarak ilerleme halindedir. Bu olmasaydı Endülüs gibi Kuzey Afrika da İspanyolların eline geçebilirdi. Osmanlı tarihi, bir bakıma İslam medeniyetinin son hamlesi olmuştur.
Osmanlı Devleti Doğuda İran, Kuzeyde Çarlık Rusyası, Batıda Alman imparatorluğu ile karşı karşıyadır. Kanuni Avrupa içlerine doğru ilerlerken, Ruslar Osmanlı’nın değil, Osmanlıya bağlı Kırım Hanlığının dengi durumundadır. Altın Ordu’nun mirasçısı olan Kırım hanları yukarıya, Moskova’ya doğru seferler düzenlemektedir.
Güneyden baskı altında olan Ruslar kadim Türk toprakları olan Orta Asya’ya doğru ilerlemektedir. Önünde tıpkı Endülüs gibi, İslam medeniyetinin kadim merkezleri olan Semerkand, Buhara, Hive vs. şehirler vardır. Orta Asya’daki bu yayılma 19. Yüzyıl sonlarına kadar devam eder.
Fakat iş bununla bitmez. Sovyet yönetimiyle birlikte ideolojik bir boyut kazanan imparatorluk, fiili veya siyasi yeni nüfuz alanları oluşturur. Sovyetlerin “demir yumruğu” veya demir perdesi, İkinci Dünya Savaşıyla büyük bir ivme kazandı. Kapitalist Batı ile Sosyalist Rusya, Almanya’nın bıraktığı boşluğu hunharca paylaştı. Stalin Rusyasını azmanlaştıran, Hitler’e karşı Stalin’i destekleyen, Batı dünyası ve Amerika olmuştur. Adeta kendisine rakip bir kutup oluşturmaya çalışmıştır. Fırsatı değerlendiren ve kendine serbest bir alan bulan Rusya, perişan halde olan Doğu Avrupa’da, Ortadoğu’da, Latin Amerika’da nüfuz alanları oluşturmakta zorlanmamıştır.
Bunun bir örneği Bulgaristan’dır. İkinci Dünya Savaşı öncesinde bir Avrupa krallığı olan Bulgaristan, savaş sonrası Rus nüfuzuna kaldı. Alman tankları gitti, yerine Sovyet tankları geldi. Bulgaristan sosyalist bir ülke oldu. Ülkede baskı ve zulüm başladı. Osmanlı devrinden kalan Türk okulları, camiler kapatıldı. Türkler “ana vatana” göç etmeye başladı. Hatırlarsak, birinci büyük kıyım ve göçler de 93 (1878) harbinden sonra yine Rusların baskısıyla olmuştur. Bugün Anadolu nüfusunun önemli bir kısmı, Rus baskısından kaçan göçmen unsurlardan meydana gelmektedir.
Bu durum bizimle sınırlı değildir. Doğu Avrupa’nın Hıristiyan insanlarının da Sovyet dönemi hakkında size anlatacakları çok şey vardır. Budapeşte’de Sovyet dönemi zulümlerini anlatan fotoğraflardan ve objelerden bir müze yapmışlar, adını da Terör Müzesi (Terror Haza) koymuşlar. Bir yanda Sovyet propaganda makinası, “mutlu, refah içindeki” Sovyet halkalarının fotoğrafları, diğer yanda Macar halkına yapılan zulümler, işkence odaları, bugün de ibretle ziyaret ediliyor. 60lı yıllardaki Macar direnişi ve Rus tanklarının kanlı baskını akıllardadır.
Rus halkının önemli bir kısmının da bu dönemi hayırla yad etmediğini biliyoruz. Fakat ne olursa olsun devletini güçlü görmekten gurur duyan ulusal oportünist duygunun cazibesi vardır. İhtimal, böyle düşünmemek vatana ihanet sayılıyordur. Ulusçu holiganizmin nereye kadar gideceğini bilemezsiniz. Rus erkeklerinin hiç de dindar olmadığı bilinse de, bu gibi durumlara dini bir boyut eklemekten çekinmeyeceklerdir.
Genel resme baktığımızda bir gerçek vardır. Rus politikası kendini güç gösterme ve yayılma kompleksinden kurtaramamıştır. Siyasi sistemler değişiyor fakat devlet geleneği değişmiyor. Çeçenistan, Esotya, Kırım, Ukrayna, derken yeterince toprağı yokmuş gibi dur durak bilmeden yayılmak istiyor. Sanki yayılma olmasa federasyon bir arada durmayacak.
Yayılma kompleksi Rus politik geleneğinin bir zaafıdır. Putin, Çarlık Rusyasından, Sovyetlerden devraldığı bu geleneksel politikayı hararetle savunan bir lider görünümündedir. Bu haliyle Gorbaçov’dan çok Jirinovski’ye benzemektedir.