Türkiye'nin Musul yakınlarına asker takviye etmesi ve ardından geri çekmesi önümüzdeki dönem bölgedeki rekabetin şiddeti hakkında fikir vermeye yeterli. Muhtemelen Suriye krizinin bir sona yaklaşması durumunda ya da buna paralel olarak IŞİD'in Irak içindeki konumu gündeme gelecek.
Musul gibi Irak'ın en önemli şehirlerinden birini elinde tutup Bağdat'a kadar olan alanda hakimiyet kuran bir yapıdan bahsediyoruz. Hala yüzleşmekten kaçınılan soru şu: Nasıl olmuştu da IŞİD Musul'u kolayca ele geçirip bir anda Bağdat önlerinde belirmişti?
Aslında IŞİD sonrası Irak'ın ne olacağı ile IŞİD'in neden bu kadar hızlı ve kolay biçimde Irak'ta kök saldığı, egemenlik alanı kurduğu sorusu birbiriyle yakından ilintili.
Saddam sonrası Irak'ta yeni bir siyasal yapı ortaya çıktı. Fakat bu yeni yapı eski dönemin mağdurlarının önünü açarken yeni mağduriyetler oluşturdu. Nüfusun çoğunluğunu temsil eden Şiilerin temsiliyet haklarını gözeten hatta tüm merkezi yönetim üzerinde hakimiyet kurmalarına imkan veren bir yapı oluştu. Diğer tarafta Sünniler kendi içlerinde parçalanarak ayrı bir Kürt siyasal yapı oluştu. Geride kalan Arap Sünni kesim ise adeta Saddamlaştırılarak bir tür cezalandırıldı. Irak anayasasındaki boşluklar, Sünni bölgelerin yönetimdeki temsiliyetlerini karşılamaktan uzaktı. Anayasadaki federasyon hakkına imkan tanıyan maddeler teorik olarak bölgesel çoğunluğun taleplerine imkan tanısa da uygulama imkanı vermedi.
Hepsinden önemlisi, Sünniler, Şiiler ve Kürtler tarzında ele alınan Irak gerçekliği, işin başından itibaren birleşemez bir parçalama formülü idi.
Diğer tarafta Irak ordusunun tümüyle dağıtılarak yeni bir ordu kurulması, buna karşılık eski subayların sisteme entegre edilmek yerine yer altına çekilmeye zorlanmaları da ayrı bir fenomen olarak ortaya çıkacaktı. Amerikan işgaline karşı direnen gruplarla yakınlaşan Baasçı kurmayların daha sonraki gelişmelerde etkisi yabana atılmamalıdır.
Bir yanda işgal ve işgalin zulmettiği yüzbinler adına direnenlerin daha çok El-Kaide olarak toptan yaftalanması özellikle Sünni mağduriyetin görmezden gelinmesine neden oldu.
Kuzeyde Kürt yapılanması ile merkezdeki Şii ağırlıklı koalisyon içinde yeteri temsiliyetten yoksun bırakıldığını düşünenlerin Bağdat'ın Şiici politikaları ile çatışması, işgal karşıtı direnişle birleşmesi bugüne gelinen yolun taşları döşenmiş oldu. Bağdat'ta aradığını bulamayan Sünni Arapların durumu, kan davasına dönüşen Şii - Sünni çatışması üzerinden beslenen sekterizmin önünü açılacaktı. Bir anda Musul'dan Bağdat'a kadar hâkimiyet alanını genişleten IŞİD'e bu kazanımı sağlayan mağduriyetlerin koalisyonu olmuştur.
Eğer İŞİD sonrası, kaynaklık etmese bile askeri lojistik, coğrafi derinlik kazanmasını sağlayan zemindeki problem alanları çözülmeden bir örgütün devre dışı kalması da sorunu çözmeyecektir. Irak'taki Sünnilerin Ülkedeki konumları, temsiliyetleri sorunu ve mağduriyetlerinin giderilmesi meselesi IŞİD sonrası Irak sorusundan bağımsız ele alınamaz.
IŞİD'in ne din anlayışı ne de kültürel anlamda bu bölgede uzun vadede zemin tutması zor. Ancak sekter ayrımcılığa kapılmadan mağduriyetlerini giderecek bir yapı kurulmadığı takdirde bu ayrışma daha da derinleşecek demektir.
Önümüzdeki dönemde IŞİD sonrası bölgedeki Sünnilerin konumunun, Irak'ın geleceğini Kürtlerin ayrılıp ayrılmayacağına indirgenemeyecek kadar belirleyici faktör olarak , bölge dışı aktörlerin müdahil olmasına sebebiyet veren küresel bir rekabet unsuru haline geldiği görülmelidir. Nitekim Şii merkezi yönetim üzerindeki nüfuzu sayesinde Irak içinde her anlamda adeta at koşturan İran varlığı, Bağdat'ın şantaj unsuru olarak Rusya'ya yakınlaşma kartını oynaması yeterince karmaşık bir yapı arzediyor. Türkiye'nin Musul'a muhtemelen IŞİD sonrasını gözeterek askeri varlık gösterme niyetine verilen tepkiyi, Amerika'yı da dahil ederek geri çekilme durumunda bırakan denklemi iyi okumak gerekiyor. Diğer tarafta Türkiye, hukuki zemin ile reel politik hesapları iyi senkronize edilmediği dış politikanın sonuçlarını da baştan iyi hesaplamak zorundadır.
IŞİD bahanesiyle bölgede yerel ve küresel aktörlerin her türlü etnik ve mezhebi kozları oynayarak kısa vadeli hamleler peşinde koşarken asıl tahrip edilen bu coğrafyanın kadim dokusudur.
Tarihsel süreklilik içindeki ortak Müslüman Arap, Kürt, Türkmen birlik tasavvurunun bir tarafta seküler ulusçu ayrışmacılık diğer tarafta nevzuhur sekter radikalizm eliyle parçalanması sonuçları askeri müdahalelerle halledilemeyecek meseledir.
Bu perspektifte atılacak adımlar şimdiden hem Irak'ın geleceğini hem de en önemli kesimi oluşturan Sünnilerin dengelerdeki yerini belirleyecektir. Her şeyden önemlisi insani ve siyasal haklarının temini konusunda IŞİD sonrasının şekillenmesinde bölgedeki Müslüman ülkelerin tavrı sanılandan daha fazla belirleyici olabilir.
Bundan sonrası için IŞİD'in ne olacağından çok IŞİD sonrası Irak'ın ve bıraktığı siyasal vakumu kimin ne şekilde dolduracağı sorusu ile yakından alakalıdır. Yabancı savaşçıların cirit attığı Irak'ta belli ki bölge denklemine müdahil olanlar arasında şimdiden kıyasıya mücadele alttan alta sürmektedir. IŞİD'le mücadele adı altında tarafların birbiriyle mücadelesi söz konusu. İran'ın, Türkiye'nin, S.Arabistan'ın bu zamana kadar attığı adımlar, oluşturduğu ittifaklara bakarak yeniden bir durum değerlendirmesi yapmalarını zorunlu kılıyor. Birbiriyle etnik ve de sekter cepheleşmeye gitmek yerine ortak kader birliği yapmalarını beklemek çok mu hayalcilik olur? Reel politik durumun tüm acımasızlığına rağmen bunu beklemek hepimizin hakkı. DEVAMI>>>