İran halkının şah yönetimine karşı verdiği direnişin ülkemizde nasıl desteklendiğini o günleri yaşayanlar bilir. Ülkemizde insanlar, sağıyla, soluyla Pehlevi hanedanının saltanatından, zulmünden kurtulmaya çalışan İran halkına destek vermişti. İslam devleti söylemlerinin gündemde olduğu, Ortadoğu kaynaklarından bolca çeviriler yapılmış olan bir dönemin ardından tarihte sıkça görülmeyen bir rejim değişikliği yaşanmıştı. Türk insanı bir model olarak görmese de İran’daki isyanı destekledi. İran halkının otoriter bir yönetimi alaşağı etmesi, arkasından Batı dünyasına kafa tutması, görünüşe göre gelenek ve inançlarına göre bir sistem oluşturması coşkuyla karşılandı. Kulaklar “tağut”, “mustazaf”, “pasdaran” gibi farsça kelimelere alıştı.

Yaşananlar, çevre ülkelerdeki siyasi yapılarda büyük tedirginlik yarattı. Devrim ihraç etme söylemleri arasında her yerde önlemler alındı. İran sempatizanı olmak siyasal suçların odağına yerleştirildi. Batı dünyası kısa zamanda başta Irak olmak üzere çevresel faktörleri İran’ın başına musallat etmekte gecikmedi. Ülkedeki çıkarlarını bir anda baltalamak, bıçak gibi kesivermek öyle kolay bir iş değildi. İran halkı Saddam’dan çok çekti. Ambargolardan çok çekti. Arap dünyasındaki durumu uzmanları daha iyi bilecektir ama ülkemizde İran halkının kendine göre “İslami” bir sistem kurma çabası takdirle karşılandı. Bunu yaparken kimse İran’ın Şii mezhebinin hakimiyetinde bir ülke olduğunu düşünmedi.

Bunca tecrübeden ve Batıyla olan “radikal” karşılaşmalardan sonra İran’ın artık bölgesindeki mirasa daha iyi sahip çıkan, mezhep ayrılıklarını bir kenara iterek daha “global bakış” sergileyebilen bir ülke olması doğal olarak beklendi. İsrail’le olan “ezeli düşman” görüntüsü bölge insanı için olumlu bir karine olarak kabul edildi. İsrail Lübnan’ı işgal ettiğinde kimse Hizbullah’ın mezhebini düşünmedi. Onlar sadece mazlum Müslüman insanlardı.

Sonra tıpkı İran’da olduğu gibi, hatta daha şiddetli bir şekilde bölge insanlarının, Arap dünyasının kendi otoriter yönetimlerine karşı direnişleri süreci yaşandı. Tunus’ta, Mısır’da, ve Suriye’de. Batılı güçler tarafından işgal ve talan edilen Afganistan ve Irak’ı saymıyorum. Irak’ı ele alalım; Saddam nedense kategorik olarak Sünni sayılıyor. Ülkemizde Saddam’ı destekleyen bir Allah’ın kulu var mıydı acaba? Ve bizim insanımız Esed’in farklı bir mezhebi olduğunu çok sonra öğrendi. Uzmanları biliyordu tabi. Ama bizim için onun mezhebi hiç önemli değildi. Esed babadan oğula ülkeye hakim olan otoriter bir liderdi. Ülkesinde siyasi katılıma izin vermiyordu. Suriye halkı bir gün bu durumu değiştirmeye karar verdi. Ama iş İran devriminde olduğu kadar kolay değildi. İran’da yaşananları asla küçümsemek değil niyetim. Esed’in devrilememesinden yola çıkarak söylüyorum.

Fakat direniş ve bağımsızlık mücadelesine ülkemizde insanların her zaman sempatiyle baktığı İran, iş Irak’a, Suriye’ye gelince “evrensel” söylemlerini bir kenara itip adeta mezhebin dar kalıplarına girmeyi tercih etti. Bugünlerde haberlere bakın. İran Dışişleri Bakanı Cevat Zarifi, Hizbullah Lideri Nasrallah ile görüşmesinin ardından Suriye’ye gidiyor, Esed’le neşeli ve samimi pozlar veriyor. Sanki Suriye’de şenlik var. Yıkılacak bir yeri kalmayan ülke. Hizbullah ise ayrı bir alem; Esed’in en büyük destekçisi. Kendine yakın bölgelerde Suriye halkının “tağuta karşı” duruma hakim olmasını önlüyor. Bay Zarifi, bir gerekçeyle Türkiye ziyaretini iptal ediyor ve Cumhuriyet Gazetesi’nde yayınlanan yazısında mesajlarını iletiyor. Adama baksanız, ülkemizde öyle bir gazetede yazacak profil yok. Hafif sakallı, güler yüzlü, yakasız gömlekli “ecmain” bir tip. Gazetedeki yazısını okumaya gönlüm razı olmadı.

Bugünlerde İran’ın İçişleri Bakanı da ayrı bir haberle gündemde. Kandil Dağları’nın İran kesimine çıkmış. Asker kıyafeti içinde neşeli pozlar veriyor. Bu pozları sosyal medyada paylaşıyor. Kandil’in o tarafından problem olmadığı anlaşılıyor. “Sizin tarafta savaş kıyamet, bizim tarafta huzur afiyet var” mı demek istiyor? Anlıyoruz ki bizim İran’a bakışımızla, İran’ın Türkiye’ye bakışı arasında önemli farklar var. Tabi mevcut yönetimin veya bakanların İran kamuoyunu ne ölçüde temsil ettikleri ayrı bir konudur.

Belki de politikada o kadar derin olabilen bir millet değiliz. Olaylara sanki daha naiv bir bakışımız var. Şimdi tarihin sayfalarını açmak, Çaldıran’dan, Kasr-ı Şirin’den bugüne İran’ın geleneksel politikalarını karıştırmak değil niyetim. Günümüz dünyasında, denklemlerin eskilere göre çok değiştiğini düşünüyoruz. ABD ve İngiltere ile yeniden “temas” kurulduğunda o kadar çabuk havaya girilmesini beklemiyoruz. Geçtiğimiz yıllarda, nükleer kriz yaşarken İran Türkiye’yi hep yanında bulmuştur. Türkiye, Batı’nın “güvenini” sarsmayı göze alarak ambargoları delmenin yollarını aramış, bulmuştur. Oldukça uzun ve ortak bir tarihi tecrübeye sahip olan iki komşu ülke, umuyoruz ki günlük politikanın ötesinde birbirlerini anlamının bir yolunu bulacaktır.