İnsanlara insanca yaşayacakları bir ortam sunulması neden bu kadar zordur, bilemiyoruz. Şehir hayatının sıkıntıları, çevre sorunları, modern dünyanın temel konuları arasında yer alıyor. Fakat bizim bütün şehirlerimizde yaşadığımız, özellikle İstanbul halkının yaşadığı bazı problemler tamamen kendine özgü özellikler taşıyor. Elbette dünyanın kötü örnekleriyle de karşılaştırabilirsiniz ama bu bize bir yarar sağlamaz.

İstanbul’un sisli havalarda silueti güzeldir, geceleri güzeldir, kar yağdığında bir başka güzelleşir. Çünkü üzerine örtülen perde, detayları, çirkinlikleri gizler. İki temel sorunu vardır; kötü yapılaşma ve trafik. Nüfus yoğunluğu nedeniyle diğer şehirlere göre burada her şey pahalıdır. Fakat pahalı deyince hemen parasal maliyet anlaşılmasın. İnsan sağlığına da bir maliyeti vardır. Burada insanlar ömürlerinin önemli bir kısmını yollarda, stres altında, kirli bir atmosferde geçiriyor. Bu da birçok sağlık sorununa yol açıyor. Sağlık hizmetlerini sağlıklı bir şekilde almak zordur bu şehirde. Bu nedenle Anadolu’nun rahat, refah düzeyi yüksek şehirlerinden gelen insanlar burada boğuluyor, geriliyor.

Türkiye’de ekonomi, kültür, sanat, bilim adına ne varsa büyük bir kısmını üreten bu şehri kötülemek değil niyetim. İnsanlar her şeye rağmen bu şehri seviyor. Veya bu şehir bütün nazına niyazına rağmen kendini sevdirmesini biliyor. Burada tarih, coğrafya, kültür, manevi iklim, özel teşebbüs, iş dünyası, ne isterseniz var. Kullanmasını bilen daha verimli bir hayat sürebiliyor. Ama büyük bir rekabet var. Halkın büyük çoğunluğu sıkıntıları daha fazla hissediyor.

Peki bu kadar büyük bir maddi ve manevi varlığa sahip olan şehir, sakinlerine neden daha rahat bir ortam sunamıyor? Bunun kolay bir iş olmadığının farkındayım. Viyana, Prag, Kiev, Moskova, Berlin, Paris, hangisiyle karşılaştırsanız İstanbul, nüfusuyla hepsinden kat kat büyük bir şehir. Anadolu’dan gelen düzenli göç dalgasıyla büyümeye devam ediyor. Ben burada boyutlarla ilgili olmayan, yönetimlerin ve insanların dünyaya bakışıyla ilgili olan yönüyle konuya yaklaşmak istiyorum.

Batı başkentlerinde ışıkların olmadığı bir noktada yolun karşısına geçmeye çalışın. Arabaların hemen durduklarını göreceksiniz. Rusya coğrafyasında da durum aynıdır. Kazan’da yayaya yol vermeyen araçlara yüklü cezalar var. Bizde arabaların üstünlüğü anlayışının nereden geldiği, sosyal psikoloji açısından incelenmelidir. Pozitivizmin etkisi mi? Modern araçların kutsallaştırılmasıyla mı ilgili? Hindistan’da ineklere dokunulamadığı gibi, bizde de araçlar her yolda dilediği gibi hareket ediyor, her tür manevrayı yapıyor, araç geldiğinde insanlar kaçışıyor, yol veriyor. Aracın giremediği alan, hemen hemen yok gibi. Tüm sokakların, caddelerin kenarlarında park ediyorlar, onun yanına ikinci bir araç park ediyor. İki üç şeritlik yol tek şeride düşüyor.

Belediyelerin şehirleri daha yaşanabilir kılmak için insanların, yayaların, bisikletlilerin kullanacağı alanı neden genişletmediklerini anlayamıyorum. Özellikle İstanbul gibi eşsiz bir şehir, insanların doya doya gezmek isteyeceği ortamlara, tarihi mekanlara, sokaklara sahiptir. Fakat bir yaya veya bisikletli için adeta yaşam alanı yoktur. Çünkü nedense araçların bütün caddeleri, bütün yol kenarlarını, kaldırımları doldurması gerekiyor. Metro hatlarının genişlemesiyle birlikte artık insanlar yaya olarak veya bisikletiyle uzun mesafelere gidebilecek durumdadır. Fakat belediyeler şehirde araç kullanımını kısıtlayacakları yerde her boş alanda otopark oluşturarak adeta araçları teşvik ediyor ve sanki bu işi ranta dönüştürmeye bakıyor.

İstiklal caddesine bakın. Orada bile yasağı delme imtiyazına sahip çoğu resmi pek çok araç yayaları rahatsız edebiliyor. Fakat yine de araçların iyice kısıtlandığı bir cadde, alışveriş yerleri, kafe ve restoranları, kitapçıları, sinemalarıyla cıvıl cıvıl insanlarla doluyor. Yayalar tedirgin olmadan, çevresine bakarak, şehrin tadını çıkararak yürüyebiliyor. İstanbullular ve misafirleri, İstiklal caddesinde, Sultanahmet Meydanı’nda, Eyüp Sultan’da, ne bileyim, nefes alacakları bir yerde, tedirgin olmadan, İstanbul’u yaşayarak dolaşmak istiyor.

Son yıllarda yapılan büyük yatırımlara rağmen İstanbul, yanılmıyorsam dünya metropolleri arasında, yaya alanları, bisiklet yolları, parkları açısından en sorunlu şehirler arasında yer alacaktır. Bu durumun bütünüyle zorunluluklardan kaynaklandığını düşünmüyorum. İmkansızlıklardan kaynaklandığını hiç düşünmüyorum. Bu, dünyaya bakışla ilgili bir durumdur. Bir öncelikler sorunudur. Her gün dört beş saat yol alarak işine gidebilen insanların sabrını takdir etmemek mümkün değildir. Aynı şekilde, bir araba geldiğinde hemen ona yol veren, güvenli bir yere kaçan insanların “anlayışını” takdir etmemek de mümkün değildir. Toplumsal barışa büyük bir katkıda bulunuyorlar. Öte yandan üstünlüğün kendinde olduğundan emin olan bir şoför, dalgın yayaları dehşete düşürerek, onları ait oldukları bir köşeye kaçırmak için korneye basmakta, hatta arabayı yayanın üstüne sürmekte tereddüt etmiyor. Dünya görüşleri, inançlar bu davranışları ne ölçüde etkiliyor, bu araştırmaya değer bir konudur. Fakat en mutena semtlerde agresif şoför davranışlarının pek de değişmediğini görüyoruz.

Ulaşım sorunu bu şehirde çok ihmal edilmiştir. Son yıllarda büyük bir atılım içine girilmiştir. Metro, Marmaray gibi raylı sistemler büyük katkı sağlıyor. Motorlu araçların her yere ulaşması için önemli şeyler yapılıyor. Ben burada araçlara ve insanlara bakış kültüründen söz ediyorum. Şehrin merkezi ortamlarında insanlara yer açılmasından söz ediyorum. Yaya alanlarını genişletelim, motorsuz araçlarla dolaşılacak yollar açalım diyorum. İnsanların içinde bulundukları şehrin zenginliklerini strese girmeden doya doya yaşamaları için çevreyi düzenleyelim diyorum.