Açıkça ortaya çıktı ki Türkiye Başbakanı Recep Tayyip Erdoğan, Suriye rejimine özellikle de Beşşar Esed'e rol biçen hiçbir girişime sıcak bakmıyor. Başbakan, birkaç gün önce düzenlenen Suriye Dostları Toplantısı'nda Suriye'de rejimin devam etmesini öngören hiçbir girişimi desteklemeyeceklerini de açıklamıştı.

"Suriye Özgür Ordusu" unsurlarına finansal kaynak arayışına olumlu yanıt Körfez ülkelerinden gelirken bu durum Ankara'ya finansal destek konusunda merkezi bir konum belirledi. Söz konusu unsurların Türk topraklarında konuşlandıkları ve eylemlerini Suriye topraklarından kalkarak gerçekleştirdikleri ve hatta liderlerinin bir kısmının Türkiye'de diğer bir kısmının da Lübnan'da olduğu biliniyor. Bu çerçevede Lübnan'ın, Suriye'ye akan para ve silahın açık alanı haline gelmesi söz konusu. Tıpkı Lübnan iç savaşı sırasında ülkenin savaş prenslerine para ve mal akışının sağlandığı bir alan haline gelmesi gibi. Türkler açısından denklem oldukça açık: "Barınma eğitim ve silah bizden, finansal kaynak sizden." Suriye'yle yaşanan çatışmada Türkiye, tarihinde ilk kez böylesine tarafa dönüşüyor.

Bu yöntem, Suriye'nin BM temsilcisi Beşşar Caferi'nin Türkiye'nin Şam'a karşı izlediği politikaları "savaş ilanı" olarak nitelemesine yol açtı. Bu da Türk medyasının, iki ülke arasındaki gerilimin giderek sertleştiği ve kemik kırma siyasetine dönüşmesi nedeniyle tehlike çanlarının çalmaya başladığı şeklinde yorumlandı.

Türk basınında, ülkenin Suriye'ye yönelik politikaları hakkında uyarılarda bulunan yazılar ardı ardına gelmeye başladı. Türkiye'nin Washington büyükelçisi ve aynı zamanda Ana Muhalefet Partisi milletvekili Şükrü Elekdağ, Türkiye'nin Suriye'ye karşı politikalarının bölgedeki mezhep savaşını körüklediğini söylediğinde oldukça güçlü bir profil çizmiş oldu.

Milliyet Gazetesi yazarı Melih Aşık ise Türkiye'nin ABD'nin talimatlarını yerine getirme noktasında her geçen gün daha fazla işin içine battığını ifade etti ve yazısında şunları ifade etti: "Merhum Turgut Özal, ABD'nin Türkiye'den isteyeceklerini önceden kestirir, bunları Türkiye'nin isteğiymiş gibi ortaya atar, böylece ABD'nin taşeronu gibi görünmekten kurtulurdu.

Mevcut hükümet Özal'ı kopyalıyor...

Dış politikadaki havaya bakarsanız Suriye'deki sıkıntılar adeta ABD'den çok Türkiye'nin meselesi... Dışişleri Bakanı Davutoğlu uzun uzun Suriye ile sınırımızın uzunluğundan, tarihi bağlardan, Suriye halkına karşı sorumluluğumuzdan söz ediyor. O zaman sormak gerekiyor:

- Irak'la da sınır komşusu olmamıza rağmen 2003 yılında ABD Irak'a saldırırken hiç bulaşmadık. Hatta geride durduk. Şimdi ne değişti?

Oyun açık... ABD Suriye Devlet Başkanı Beşar Esad'ı devirmek, onun koltuğuna Batı'ya bağlı bir lider oturtmak istiyor. Böylece aynı zamanda İran'ı yalnızlaştıracak. Bu kirli serüvende Türkiye, Suudi Arabistan ve Katar'ı öne sürüyor."

Yazar, Rusya'nın İstanbul'daki Suriye dostları toplantısında gerek BM temsilcisi Kofi Annan'ın gerekse Arap Birliği'nin rolünün arka plana itilmeye çalışıldığı düşüncesinde olduğunu belirtiyor. Batılı ülkelerin Suriye muhalefetini silahlandırma ve finanse etmesi açısından bakıldığında yazar, Türkiye'nin Suriye muhaliflerini desteklerken Annan'ın görevinde başarılı olmasının zor olduğunu beyan ediyor.

"Rusya savaş gemilerini Suriye limanına çekmişken, ufukta bir İsrail- İran savaşı görünürken, olaylar bir dünya savaşına dönüşme ihtimalini de içerirken Ankara'ya sormak gerekir:

- Ne yaptığınızın, nereye gittiğinizin farkında mısınız?

Bırakın tankı, topu, füzeyi... Rusya ve İran gaz vanalarını üç gün kapatırsa ne yiyip ne içeceksiniz ?"

Aynı gazetede yazan Sami Kohen, geçtiğimiz gün Erdoğan'ın partisinin grup toplantısında Suriye Devlet Başkanı'na artık güveninin kalmadığını, Beşşar Esed'in dışında bir çözüm arandığını, Esed'in Annan planına onay vermesinin zaman kazanmak için olduğunu söylediğini belirterek, şunları ifade ediyor: "Kuşkusuz Suriye'de kanın durması için en büyük sorumluluk Esad rejiminde. Öncelikle onun vahşi saldırılara son vermesi şart. Ancak silahlı direniş gruplarının da eylemlerini durdurması ve yeni çatışmalara yol açacak kışkırtmalardan sakınmaları gerek. Oysa bu dağınık gruplar bir komutanlık altında toplanmış disiplinli birlikler değil. Silahlar susturulursa da, ateşkesi devamlı kılmak zor olabilir. Bunda Suriye muhalefetinin ve "Dostlar" grubunun da rol oynaması gerekecek."

Kohen İstanbul dostları toplantısında hem Annan'ın desteklenmesi hem de muhalefetin silahlandırılması kararlarının alınmasının çelişki olduğunu belirterek, toplantıda Suriye Ulusal Konseyi'nin Suriye halkının meşru temsilcisi olduğu kararı alınırken Annan Planı'nın Esed'i muhatap aldığını kaydediyor.

Kohen, yazısını şöyle sürdürüyor: "Eğer bu yoldan bir anlaşma sağlanabilecekse, ne ala. Demek ki o zaman "Esad'la çözüm" gerçekleşecek. Eğer Esad oyalar ve temaslar kesilirse, "ikinci yol"a başvurulacak, yani muhalefet gruplarına ve direnişçilere daha aktif destek verilecek. Diğer bir deyişle "Esad'sız çözüm" senaryosu hayata geçirilecek... Açıkçası Türk hükümetinin birinci şıktan fazla umudu yok ve dolayısıyla tercihi daha çok ikinci seçenekten yanadır. Bu da öteden beri öyledir. Erdoğan çoktan Esad'ı gözden çıkarmış, "halk" derken muhaliflerden ve direnişçilerden yana tavır almış, yani taraf olmuştur. Bu Ankara'yı Rusya, İran gibi Esad yanlısı ülkelerle karşı karşıya getirdiği gibi, "Dostlar" grubu içindeki bazı Batılı ve Arap ülkeleri ile de politikalarda zaman zaman bir "ince ayar" yapmayı gerektirmektedir. Son İstanbul buluşmasında olduğu gibi."

Es Sefir gazetesinden Dünya Bülteni için çeviren Faruk İbrahimoğlu tarafından tercüme edilmiştir.