Türkiye'nin kuruluşundan bu yana tüm iktidar dönemlerinde hükümetlerin Kürt gerçeğine yönelik bakış açıları birbirinden farklı değildi.
PKK’nın Irak sınırı yakınlarındaki Hakkâri Çukurca’da Türk ordusunun askeri mevzilerine yönelik saldırılarının sürpriz olduğunu düşünen yanılır. Türk hükümetinin bu saldırıya gösterdiği tepki de abartılıydı. Zira iki ay önce benzer bir olay yaşanmış ve 12 Türk öldürülmüştü. Bu saldırıdan önce de günübirlik birçok olay olmuş ve onlarca Türk askeri hayatını kaybetmişti.
İntikam tehditleri boşuna
Ülkenin güneydoğusunda, yani Kürt çoğunluğun bulunduğu bölgelerdeki şartlar, aylardan beri devletin kontrolünün dışında. PKK unsurları, gündüz vakti şehirlerle köyler arasındaki yollarda barikatlar kuruyor, öğretmenleri kaçırıyor, askerleri ve vatandaşları öldürüyor. Ordunun araçlarına ve mevzilerine yönelik neredeyse günübirlik operasyonlar düzenliyorlar. Çukurca eyleminden sadece bir gün önce PKK, bir polis aracına saldırdı, 5 polisi ve aynı yerden geçmekte olan 3 sivili öldürdü.
Öte yandan Türkiye Cumhurbaşkanı Abdullah Gül’ün ‘büyük intikam’ tehdidi hiçbir şey ifade etmez. Ayrıca Türkiye Başbakanı Tayyip Erdoğan’ın da ‘dosta ve düşmana’ yaptığı Türkiye’nin boyun eğmeyeceği yönündeki uyarısının da hiçbir anlamı yok.
Türk askeri operasyonları, PKK’nın ve temsil ettiği şeyin gücünün zayıflatılmasına katkıda bulunmayacaktır. Çünkü Türkler, şu ana kadar Kuzey Irak’a 27’den fazla operasyon düzenledi ve Saddam Hüseyin döneminde çok rahatlardı. 50 kilometreden ilerisine kadar Irak topraklarına girebiliyorlardı. Bununla birlikte PKK’nın eylemleri ne durmak ne de azalmak bildi.
Türkiye’nin temel trajedisi, şu ana kadar Kürt meselesine akılcı ve çağdaş açıdan yaklaşamaması. Türkler, sorunu iyi teşhis edemedi. Bu nedenle uygun çözüm de bulamadı. Sorunun içyüzünü iyi biliyorlar, ancak esasında vakayı itiraf etmek ve bu vakaya uygun çözüm bulmak istemiyorlar. İşte büyük felaket bu.
Kürt sorunu, PKK’dan önce de vardı ve onunla devam etti. Köklü çözüm bulunmadığı takdirde PKK’dan sonra da devam edecek. Birbiri ardına gelen bütün Türk hükümetlerinin Kürt gerçeğine yönelik bakış açıları farklı değildi. Kürt kimliğinin inkâr edilmesi, kökünün kurutulması ve özellikle de etnik kimlik olarak görülmemeleri -hatta ‘dağ Kürtleri’ olarak görüldüler- gibi tutumlar, Türkiye’nin kuruluşundan bu yana bütün iktidar dönemlerinde böyleydi.
BDP’nin başına gelenler
PKK lideri Abdullah Öcalan 1999 yılında tutuklandığında, şiddeti bıraktığını, teröristlerin Türkiye’nin güneydoğusundan Kuzey Irak’a çekildiğini, ayrıca bağımsız devlet söyleminden vazgeçtiğini ve hatta demokratik Türkiye Cumhuriyeti görüşünü ilan ettiğinde, Türk rejimi önünde bu soruna çağdaş bir çözüm bulma fırsatı doğmuştu.
AKP’nin 2002 yılında iktidara gelmesiyle birlikte, reformların Kürt sorununa da yansıması yönünde büyük bir umut vardı. Fakat partinin bu bağlamda sundukları, daha önce yaşananların bir kopyasıydı. Sonrasında hükümetin Kürt açılım politikasına dair söylenenler, bir komediye dönüştü ve bu sınavda ciddi olmadıkları görüldü. Son parlamento seçimleriyle birlikte AKP, aşırı milliyetçi söylemi tırmandırmaya başladı. Erdoğan, 2005 yılında yaptığı ‘Kürt sorununun’ varlığı yönündeki itirafından geri adım attı ve Kürt kökenli Türkiye vatandaşlarının sorunu olduğunu belirtti. Öcalan tutuklandığında iktidarda olsaydı, idam cezasını hemen uygulayacağı sözüyle de çok geçmeden Kürtleri daha fazla saldırganlıkla tehdit etti.
Bütün bunlardan sonra Türk rejimi, Kürt milletvekillerine baskı politikası uyguladı. İçlerinden birinin milletvekilliğini iptal etti ve hâlâ beş milletvekili cezaevinde. PKK’nın eylemlerinin temelinde güvenlik çözümü, devlet nezdinde hâkim çözüm oldu. Yüzlerce kişi ve hatta terörü destekledikleri şaibesi altındaki herkes tutuklandı. Kurbanlar, parlamentoda temsil edilen BDP liderleri, kadroları ve onlarca belediye başkanı oldu.
Hiç kimse PKK’nın Ortadoğu’daki kaos ortamlarından ve hatta dış desteklerden istifade ettiğini inkâr etmiyor. Fakat temel sorun içeride ve çözümü Kürt gerçeğini ve Öcalan da dahil Kürt gerçeğinin temsilcilerini tanıma cesaretiyle başlamakta. Zira Türkiye’deki Kürtler, yabancı bir ‘kuşak’ veya ‘kanuna karşı çıkmış’ bir grup ya da silahlı bir çete değiller. Kürtler, kelimenin tam anlamıyla 12-15 milyondan oluşan, anadilleri, üniversiteleri, okulları, radyoları, televizyonları ve oylarını çalmayacak yeni seçim kanunu hakları olan bir halktır. Aksi takdirde Kürt meselesi, Türkiye’de Irak veya Sudan’daki yöntem dışında bir başka çözüm görmeyecektir.
(Katar gazetesi Şark, Beyrut Stratejik Araştırmalar Merkezi Direktörü, 22 Ekim 2011)
Kaynak: Radikal