Türkiye, yüz yıldan az bir süre zarfında kimlikle ilişkili üç deneyim gördü: İlki, Osmanlı dönemindeki Müslüman Osmanlı kimliği. İkincisi, Müslüman kimliğini tamamen inkâr eden Avrupalı laik kimlik. Üçüncü deneyimse, her iki kimliği mezcetmek isteyen AKP ile yaşandı. Bir asırdan az bir süre içinde üç defa kimlik testine maruz kalan başka bir toplum yoktur herhalde. Türkiye’nin Doğu ile Batı, Kuzey ile Güney arasındaki coğrafi konumu ve Hıristiyanlıkla İslam arasında bir uygarlık temas hattı oluşu, bu durumun gerçekleşmesine katkıda bulunan etkenlerden.

Çift kimliğin imkânsızlığı
Uluslararası dengeler değiştikçe, Türkiye bazen Doğu’ya, bazen Batı’ya, bazen de ikisi arasında kimlik dönüşümlerine maruz kalıyordu. Son AKP deneyimi, Türkiye’de stratejistler için en zorlu olanıydı. AKP, herkesle denge politikasını ifade eden uygulamalara girişti. Bu denge, Türkiye’nin İsrail, İran, Suriye, Suudi Arabistan, Körfez ülkeleri, Filistinliler, Şii ve Sünniler, Araplar, Kürtler, Ermeniler ve Yunanlılarla iyi ilişkiler kurması, aynı zamanda NATO ve İKÖ üyesi olması, İslam sorunlarını savunması, farklı gerekçelerle İslam coğrafyasındaki NATO operasyonlarının parçası olması demek.

Erdoğan, 12 Haziran seçimlerinden sonraki balkon konuşmasında, Türk demokrasisini Arap dünyasına hediye etmişti. Türkiye’nin Müslüman Doğu’da demokratik bir Batı ülkesi olduğunu belirtti. NATO ve AB ile toplantılarındaysa Erdoğan, Türkiye’yi bu kurumlar içindeki tek İslam ülkesi olarak sunuyor.

Tehlikelerle dolu bir oyun bu. Dünyadaki zıtları bir araya getirebilen tek bir ülke yok. Türkiye bunu yapabiliyorsa da kalıcı olmayan bir tesadüfle olmuştur. Fakat krizlere ve sorunlara girildikçe, rotayı belirlemek kaçınılmaz bir hal alıyor.

Türkiye, sorunları sıfırlama politikasında bazı puanlar kazandı. Fakat sorunun duvarı yükseldikçe, bu siyaseti sürdürmekteki acizlik açıkça görülüyor. Libya sorununda Ankara, NATO’nun askeri müdahalesinin yanında durmak zorunda kaldı. Afganistan’da yine öyle... Suriye ve müttefiklerine yönelik tutumdaysa sürpriz bir ayrılık oldu.

Türkiye’nin ‘bir sorunda iki tutum’ siyasetini sürdürmesi imkânsızdı. Başından beri yükseltilen soru şuydu: Türkiye’nin askeri, ekonomik ve siyasi olarak İsrail’le ve aynı zamanda Hamas ve Filistin direnişiyle birlikte olması mümkün mü? Türkiye ya İsrail’le birlikte olacak ya da Filistililerle.

Sözgelimi AB ve ABD’nin bölge sorunlarına yönelik tutumları farklılık gösterebiliyor, ancak nihayetinde İsrail’in güvenliği ve bölgede hegemonya kurmak gibi bir kuralla hareket ediyor. Bu kurala göre, Arap ve İslam dünyası gereksiz aktörler oluyor. Türkiye’nin sorunuysa, tercih ve kimlik krizinde. Tercihler, önceleri Osmanlı dönemi, Atatürk dönemi ve sonrası arasında dağılmış durumdaydı. Şimdiyse aynı anda hem Batılı hem Doğulu olma girişimi, Türkiye’de kimlik krizini arttırıyor. Arap devrimleri, Mavi Marmara krizi, Libya ve Kıbrıs gibi meseleler, ‘çift kimlik oyununun’ imkânsızlığını gösterdi.

Kimliksiz kalma tehlikesi
Tek kimlik, ötekine karşı bir alternatif değil, kökene bağlılık ve öteki kimliğe saygı demektir. Öteki kimliğin, asli kimliğin yerini alması değil. Türkiye’nin asli kimliği, Batı uygarlığının başarılarından istifade eden açılımcı bir İslam kimliği olursa, Türkiye hiç kimseyi kaybetmez. İran, Suriye, Suudi Arabistan ve Mısır’a kadar asli kimlikten komşularını kazanır ve yanı sıra diğer Batılı kimliğin de saygısını görür. Bugün Türkiye, iki kimlik endişesi yaşıyor. İki kimliğin iki ekseni birleştirme mucizesi olduğunu sanmaksa, kaybedilen bir oyundan ibarettir. Ve bu oyunun sonucu, kimliksiz kalarak herkesin düşmanlığının kazanılmasıdır. (Katar gazetesi Şark, 16 Temmuz 2011)

 

Kaynak: Radikal