Dolmabahçe Sarayı’nı günde ortalama 3000 ziyaretçinin gezdiğini biliyor muydunuz ? Ziyaretçi sayısı ve kimliği, aylara, mevsimlere ve konjonktüre göre değişiyor. Kışın ve Baharın ortasına doğru belirgin bir artış yaşanıyor. Çünkü bu aylarda Hıristiyan dünyanın iki büyük dini bayramı münasebetiyle tatil oluyor, deniz mevsimi de olmadığı için turist grupları İstanbul’a akın ediyor. Aya Sofya, Topkapı, derken Dolmabahçe’ye sıra geliyor. Genelde yabancılar ziyaretçilerin yarısını oluşturuyor. Mevsimine göre yabancıların yarısı da Yunanlılar.

İstanbul aşkı Yunan kültürünün temel bir öğesidir. Bir de Dolmabahçe aşkı. Bunu sadece mimarların Osmanlı – Ermeni vatandaşları (Balyanlar) olmasına bağlamak eksik olur. Yunanlılar Dolmabahçe’yi gerçekten severek geziyorlar. Belki büyük krizi yaşadıkları yüzyıla ait olmasından. İstanbul’da halen azınlık vatandaşlarımızın oturduğu semtlerde mekanların ve eşyaların daha bir özenle korunduğunu, antikacı dükkanlarının daha çok buralarda konuşlandığını hatırlayalım. Yunanlı turistlerin İstanbul’daki üç önemli mekanı : Ayasofya, Adalar (Heybeliada) ve Dolmabahçe. Yakın tarih açısından bakarsak, ilk ikisi dini, sonuncusu dünyevi -siyasi otorite merkezidir. Yunanlılar fevc fevc dini merkezleri gezerken, son sultanların sarayını ihmal etmemektedir. Her halükarda boğazdaki bu mücevherin değerini anlayacak zevke sahip oldukları bir gerçektir.

İşte burada fark ortaya çıkıyor. Çünkü Batılı turistler için Dolmabahçe o kadar önemi bir mekan değil. Yunanlılardan sonra sırayı İspanyollar, Ortadoğulular (Araplar) ve Uzakdoğulular alıyor. İngiliz, Fransız, Alman gibi “tipik” turistler belki ülkelerinde benzeri bolca bulunan bu “modern” saraya gelme gereğini duymuyor. Ayasofya, Sultanahmet ve Topkapı’yı tercih ediyor.

İçinde bulunduğumuz günlerde ibre normal mevsime uymayacak ölçüde Araplardan yana kaymış durumda. Öyle ki yabancı ziyaretçi denince akla önce Araplar geliyor. Bu durum, doğrudan doğruya Türkiye’nin Dünyada ve Ortadoğu’daki yeni politik duruşuyla ilgilidir. Geleneksel olarak komşularına kapılarını kapatmış, yönünü Batıya dönmüş, ekonomik ve siyasi etkinliği zayıf, duyarsız ve pasif Türkiye imajı, yerini komşularına kapılarını açmış, ekonomik ve siyasi olarak aktif, çevresiyle sorunlarını sürekli çözmeye çalışan bir ülkeye bırakmış durumdadır. Bu çabalar, özellikle İslam Dünyasında, Türkiye’yi destekleme duygularını kamçılamaktadır. Arap ülkelerinde liderler, insanlarını Türkiye’ye gitmeye teşvik etmekte, bu da olumlu sonuç vermektedir.

Sonuçları İstanbul’a gelen Arap turist sayısında görebiliyoruz. Esasen, İstanbul’a gelen her Ortadoğu ve Balkan insanı, bu şehirde kendinden bir şeyler bulabiliyor. Atalarından, dedelerinden birisi buraya gelmiştir, memur, mebus, asker olmuştur, ticaret yapmıştır, hiç değilse İstanbul hakkında ne hikayeler dinlemiştir !. Trabzon’dan, Konya’dan, İzmir’den gelen İstanbul’da neler buluyorsa, Amman’dan, Cidde’den, İskenderiye’den, Üsküp’ten, Köstence’den, Sofya’dan gelen de aynı şeyleri bulabiliyor. Çünkü geriye doğru pek fazla gitmeden, şu kısa zamanın tozları üflenince ortak paydalar ve payandalar ortaya çıkıveriyor. Renk renk, kültür kültür, inanç inanç insanlar, İstanbul’u, kendisine deli gömleği gibi giydirilmek istenen dar kalıplardan kurtularak bir dünya şehri olduğunu hatırlamaya davet ediyor. İstanbul insanı bu çok kültürlü ortama kendini alıştırmalı, özellikle Ortadoğu’dan gelen ziyaretçilerimize karşı son yüzyılda pompalanan önyargılardan kendini bir an önce kurtarmalıdır.

Önyargı derken, bunu Avrupa ve Dünya başkentleriyle karşılaştırarak söylemiyorum. Çünkü bugün, özellikle Avrupa ve Amerika şehirleri güvenlik paranoyası nedeniyle Ortadoğulu turistlerin rahat ettikleri yerler olmaktan çıkmıştır. Bu insanlar Türkiye’de kendilerini daha güvende ve daha önyargısız bir ortamda hissetmektedir. Turistlere, yabancılara, azınlıklara bakış açısından Batı başkentlerinin İstanbul’dan alacağı çok dersler vardır.

Arap ziyaretçiler Türkiye’yi daha sempatik buldukları için buraya geliyorlar. Bu sempatiyi yakından yaşamak isteyenlere, Ortadoğu gezisi tavsiye ederim. Mısır ve Suudi Arabistan da dahil, geçtiğimiz yüzyılda aramıza uçurumlar inşa edilen Arap ülkelerine gidin, sırf Türk olduğunuz için “imtiyazlı” muamele gösterdiklerine şahit olacaksınız. Bu kadar da değil. İstanbul’u, Başbakanımızı, siyasetimizi, Futbol takımlarımızı yakından izlediklerini göreceksiniz. Sanki Kahire, İstanbul, Şam, Kudüs, Saraybosna, Üsküp ayrı ülkelerde değildir.

Kuşkusuz onların bizi izlediği kadar biz onları izleyemiyoruz. Fakat son yıllarda Türkiye’nin kazandığı ekonomik ve siyasi ivmeye paralel olarak, Dünyada ve Ortadoğuda,” Türk turistler” diye bir fenomenin oluştuğu bir gerçektir. Türkler Karayip adalarına, Singapur’a, Batı ülkelerine olduğu gibi, Balkan ülkelerine, Ortadoğuya akın akın ziyaretler yapıyor. Dünyanın her yerinde artık Türk Turistler ve iş adamları var. Ortadoğu ve Balkanlarda ise onlara “turist” demek biraz haksızlık olur. Kahire’ye gittiğimizde turist muamelesi görmek bize pek yakışmıyor. Oralardaki insanlar, bizlere bir çeşit “gelir kaynağı” gibi görmediklerini hissettirmek için ellerinden geleni yapıyor. Buna karşılık iş adamlarımızdan da “piyasa ekonomisi şartlarında” değil, himaye edici bir muamele bekliyor.

İstanbul’a ve Dolmabahçe’ye sıkça gelen ziyaretçiler arasında Uzakdoğuluları, özellikle Malezya ve Endonezyalıları unutmamak gerekiyor. Çok uzaklardan da gelseler İstanbul’da onları çağıran, aynı cazibedir. Yüzyıllar boyu onlar da İstanbul’a aynı duygularla yönelmiş, Hac ve Umre ziyaretlerine İstanbul’u da eklemeye özen göstermişlerdir. Dolmabahçe avlusunda onları gülümseyen yüzleri ve nazik tavırlarıyla görebilirsiniz. Gördüklerine bir turistten daha fazla değer verdikleri her hallerinden bellidir.

Sonuçta bütün bu ziyaretler ve ticaretler, insanları, kültürleri birbirine yaklaştırıyor, görüşmelerini sağlıyor. Dolmabahçe, en önemli buluşma ve tanışma mekanlarından birisi. Bir Ortadoğu, bir Avrupa, bir Dünya sahnesi.