Siyasî çözüm mü, yoksa askerî çözüm mü? Her halükarda ortada Suriye ikileminin üç düzlemi bulunuyor: Y
erel, bölgesel ve uluslararası. Suriye ikilemi birleşik bir karmaşıklığa dönüştü. Şöyle ki bu üç düzlemden birine yaklaşılması ikilemi çıkmaz yola götürebilir. Şimdi, yaklaşık 1,5 yıl sonra binlerce ölü ve peşi sıra gelen katliamlardan sonra hâlâ gündemde olan büyük soru şu: Barışçı uzlaşıyı gerçekleştirmeye hazırlık bağlamında bu kanlı diziye nasıl son verilebilir?
Yerel düzlemde iki muhalefet var: Siyasi örgütlerden oluşan ve faaliyetlerini sınırların dışından yürüten sivil muhalefet. Diğeri ise 'Hür Ordu' ismini taşıyan, hâkim rejime bağlı ordudan kopan subay ve askerlerden oluşan silahlı muhalefet. Ortada iki muhalefet arasında bir buluşma noktası varsa o da her ikisinin rejimle diyalog ilkesini reddetmesidir.
Siyasi dış muhalefet liderleri öncelikle hâkim Esed rejiminin gitmesi ve yerine geçiş dönemi için koalisyon hükümetinin gelmesini şart koşarken Hür Ordu komutanlarının rejimi devirme yönündeki savaşçı kapasitelerine olan güvenleri günbegün artıyor. Bunun dışında iki muhalefetin liderleri arasında bir koordinasyon dahi yok.
Bölgesel düzlemde jeo-siyasi çıkarları Suriye'deki durumun yapısıyla ilişkili bölgesel aktörler var. Bu aktörlerin başında ise Türkiye ve İran geliyor. Son on yıllık zaman dilimi içinde Türkiye, AKP döneminde kendisine Suriye ile ekonomik işbirliğini ve karşılıklı ticareti isteyen bağımsız bir gündem belirledi. Bunun yanı sıra iki ülkedeki Kürt azınlığının durumu ve geleceğine yönelik güvenlik koordinasyonu ve Türkiye'nin İsrail'le ilişkilerinde bir denge söz konusu.
İran, Beşşar Esed döneminde Suriye ile -babası Hafız Esed döneminde olduğu gibi- İsrail'e karşı güçlü ittifak ilişkisi kurdu. Bu denklem kapsamına Ortadoğu bölgesindeki İsrail varlığına karşı en güçlü örgüt olarak Lübnan Hizbullah'ı girdi.
Uluslararası düzlemde ise ön plana çıkan aktörler bir yandan ABD ve Avrupa Birliği ülkeleri, diğer yandan Rusya ve Çin. Batılı ülkeler bu tabloyla ve etkileriyle İsrail'in güvenliği yaklaşımından hareketle bir ilişki kuruyorlar. Rusya ve Çin ise çok kutuplu dünyaya dönüşme bağlamında dünyanın çeşitli bölgelerinde Batı nüfuzuna nokta koymanın etkenleriyle hamle yapıyorlar.
Şimdi soralım: Bütün bu karmaşık ve iç içe geçmiş durumları dikkate almakla birlikte acaba ufukta gerek siyasi bağlamda gerekse de askerî bağlamda Suriye krizinin çözümüne kapı aralayacak gerçekçi göstergeler var mı?
Yukarıda da işaret edildiği üzere sivil muhalefetin çatı örgütü (Suriye Ulusal Konseyi) öncelikle hâkim rejimin gitmesini şart koşuyor. Ancak zahiren sert görünen bu tutum geçersiz bir dileğin düşünülmesinden başka bir şey değil. Zira bu dış muhalefetin Esed rejimi için ciddi tehdit oluşturabilecek ve dolayısıyla rejimin muhalefetle diyaloğun başlatılmasına onay vermek zorunda kalması halinde güçlü müzakere kartını temsil edebilecek silahlı halkçı bir direniş örgütü yok. Bu bakış açısı itibarıyla Hür Ordu'yu temsil eden askerî muhalefet daha iyi durumda görülüyor. Bunun kanıtı ise bu savaşçı örgütün komutasının, gün geçtikçe gücünün büyümesiyle birlikte kendisine olan güveninin artması.
Burada belirleyici şu soru ortaya çıkıyor: Örgüt uzun vadeli peşi sıra başarılar elde edebilmesi için zaruri silah desteğini nasıl elde edecek? Şu ana kadar görüldü ki Türkiye, sadece bu desteğin kaynağı olmaya hazır değil, aynı zamanda Hür Ordu'yu desteklemek için Suriye topraklarına doğrudan askerî müdahalede bulunmaya da hazır. Ancak Türkiye'nin bu şekilde askerî müdahalesi İran'ın Esed rejimini korumak için Hizbullah'ın savaşçı müdahalesinin destekleyeceği benzer bir müdahalesine kapı açacaktır. Bu tablo netleşirse doğrudan Rus müdahalesini getirecektir. Belki Çin de müdahale edebilir. O vakit Ortadoğu, sonuçları kestirilemeyecek tehlikeli çılgınca bir döneme girecektir.
*Birleşik Arap Emirlikleri gazetesi El Beyan, 10 Ağustos 2012
Kaynak: Zaman