İki ülkede de büyük Sünni-Arap kentler (Suriye’de Doğu Halep ve Irak’ta Musul), yabancı hava kuvvetlerince güçlü bir şekilde desteklenen hükümet kuvvetlerince işgal altında. Fakat durumun medyada ele alınışı çok farklı.
2011 yılında, sürgündeki muhalif kaynaklarca protestoların ülke çapında yayıldığı haberleri yayılırken İran’da idim. Söylenenlerde gerçeklik payı vardı. 14 Şubat tarihinde, Tahran’ın kuzeyinde 30 bin kişinin katıldığı –iddia edildiği kadarıyla sonuçları önceden ayarlanmış olan 2009 Cumhurbaşkanlığı seçimlerine karşı kitlesel protesto çağrıları yapılan- bir protesto vardı ve bu protesto yönetime sürpriz olmuştu. Batılı uzmanların dilinde, Arap Baharı ayaklanmalarının İran’a da yayılabileceğine dair umut taşıyan söylemler vardı.
Fakat Tahran’a varışımdan birkaç gün geçtikten sonra, sıkılmış bir şekilde ve hiçbir şey yapmadan yağmurun altında duran çevik kuvvetlerin varlığına rağmen devam eden pek bir şey yok gibi gözüküyordu. Sanki protestolar gitgide küçülmüştü, ancak internete baktığımda durum öyle değildi. Muhalefetin sözcüleri, protestoların her hafta yapıldığını ve sadece Tahran’ın kuzeyinde de değil, İran’ın diğer şehirlerinde de devam ettiğini iddia ediyordu. Bu iddia, internette dolaşan ve cop kullanan polislere ve milis gruplara karşı direnen protestocuları gösteren videolarla da teyitleniyor gibi gözüküyordu.
Dış basın için çalışan bazı İranlı muhabir arkadaşlarımla görüştüm ve neden herhangi bir protestoya rastlamakta başarısız olduğumu sordum. Muhabirler iyi bilgi sahibiydi ancak basın kartları İran otoritelerince askıya alındığı için çalışamıyorlardı. Yönetim karşıtı protestolar peşindeki beyhude çabamı anlattığımda güldüler ve o protestolara rastlayamadığımı çünkü ayın başında sona erdiğini açıkladılar.
Muhalefete sempati duyan bir gazeteci şöyle söyledi: “Sorun şu ki bu günlerde İran’da neler olduğuna dair resmedilenler çoğunlukla sürgündeki İranlılardan kaynaklanıyor ve bunlar sıklıkla temmenni odaklı düşüncelerin veya propagandanın ürünü.” İnternetteki videoları sordum ve o da bunların çoğunlukla muhalefet tarafından uydurulduğunu ve geçmişte yapılmış protestolara ait görüntülerin kullanıldığını söyledi. Kış ortası çekildiği iddia edilen bir videoyu gösterdi ve arka planda yapraklarla kaplı ağaçlar net bir şekilde görülebiliyordu.
Gazetecilere, güvenilir gözlemciler olan yerel muhabirlerin basın kartlarının askıya alınmasıyla oluşan bilgi boşluğunun hızla muhalefet propagandacıları tarafından doldurulmasının İran Hükümetinin hatası olup olmadığını sordum. Muhabirler, işin bir boyutuyla böyle olduğunu söylediler ancak haber aktarma hususunda serbest olsalardı dahi Batılı editörlerinin onlara “sürgündekiler ve onların haber yayınları tarafından burada büyük protestolar olduğuna ikna edilmiş olmaları yüzünden inanmayacaklarını” hüzünlü bir şekilde eklediler. “Eğer protestoların varlığını reddedersek patronlarımız sadece Hükümet tarafından gözümüzün korkutulduğumuza veya satın alındığımıza inanacaktı.”
Bu gerçekten etkileyici bir hikâye çünkü aynı yıl içerisinde Libya ve Suriye’deki muhalif aktivistler medyada anlatılan hikayeyi kontrolleri altına almayı başardılar ve neler olduğuna dair diğer tüm yorumları dışladılar. Libya’da Kaddafi, ülkedeki tüm hastalığın yegâne sebebi olarak şeytanlaştırılırken onun muhalifleri, zafer kazanmaları hâlinde Libya halkına liberal demokrasi getirecek yiğit özgürlük savaşçıları olarak alkışlanıyordu. Ancak bunun yerine, tam da tahmin edilebilir bir şekilde, Kaddafi’nin devrilmesi Libya’yı hızla, iyileşme ihtimali çok zayıf, şiddet dolu ve suç batağında bir anarşiye dönüştürdü.
Bugünlerde, Irak ve Suriye’de aynı sürecin geçerli olduğu görülebilir. İki ülkede de büyük Sünni-Arap kentler (Suriye’de Doğu Halep ve Irak’ta Musul), yabancı hava kuvvetlerince güçlü bir şekilde desteklenen hükümet kuvvetlerince işgal altında. 250 bin civarı sivil ve 8 bin isyancının bulunduğu Doğu Halep; İran, Irak ve Lübnan’dan gelen Şii paramiliter örgütlerce, Rusya ve Suriye hava kuvvetlerince desteklenen Suriye Ordusu’nun saldırısı altında. Doğu Halep’in bombalanması haklı olarak dünya çağında bir tepkiye ve kınamaya sebep oldu.
Ama gelin görün ki, Halep’in 300 mil doğusunda yer alan ve 1 milyon insan ile 5 bin civarı olduğu tahmin edilen IŞİD savaşçısının Kürt Peşmergeler, Şii ve Sünni paramiliter örgütlerle beraber olan ve ABD öncülüğündeki koalisyon tarafından büyük bir hava desteği alan Irak Ordusunca kuşatıldığı Musul’daki benzer bir duruma uluslararası medya nasıl farklı yaklaşıyor… Halep’in aksine Musul meselesinde, savunmada olanlar insanları kalkan olarak kullanarak ve onların ayrılmalarına izin vermeyerek sivillerin hayatını tehlikeye atmakla suçlanıyor. Neyse ki Doğu Halep’te –her ne kadar BM sivil nüfusun yarısının ayrılmak istediğini rapor etse de-insan kalkanları yok, sadece Rus vahşetinin masum kurbanları var.
Halep’in Rus hava saldırıları sonucu yaşadığı yıkım, 16 yıl önce Çeçenistan’da Grozny’nin uğradığı yıkımla kıyaslanıyor fakat merak uyandıran bir şekilde, Irak’ta Fırat’ın kenarında yer alan, 350 bin nüfuslu Ramadi kentiyle hiçbir kıyaslama yok. Ramadi’nin yüzde 80’i, 2015 yılında ABD öncülüğündeki hava saldırıları ile yok edilmişti.
Kıyaslar daha da ileri gidiyor: Doğu Halep’te kapana kısılmış olan siviller şehirden ayrılıp Suriye Hükümetinin kontrol noktasından geçmeye çalışırlarsa Suriye İstihbarat Polisinin onlara ne yapacağından, anlaşılır bir şekilde, korkuyorlar.
Fakat bu senenin başında Kerkük’te bir köprünün altında uyurken bulduğum Ramadili birkaç tır şoförü ile konuştum. Evlerinin enkazlarına dahi dönemediklerini çünkü şehre giden yoldaki kontrol noktalarının özellikle Şii militanlarca takviye edildiğini söylediler. Kesinlikle büyük miktarda bir rüşvet ödemek zorunda kalacak ve tutuklanmamak, işkence edilmemek ya da öldürülmemek hususunda çok şanslı olmaları gerekecekti.
Musul’a doğru ilerleyişe, neredeyse tüm halkı Sünni Araplar olan bir şehre girmemesi gereken Irak Anti-Terör Özel Kuvvetleri ve Şii militanlar öncülük ediyor. Fakat son haftalarda bu özel kuvvetler, Musul’dan 12 mil uzaklıktaki ana yolun yanındaki Bartella kentine siyah Humveeleri ile girdiler. Söylendiği kadarıyla Humvee araçlar Şii sembolleri ile dekore edilmişti. Kürt birlikleri, bu sembolleri çıkarmalarını istemişler ancak onlar reddetmiş. Ali Saad isimli bir Iraklı askerden şöyle bir alıntı yapılıyordu: “Bizim militanlar olup olmadığımızı sordular. Öyle olmadığımızı ve Irak askerleri olduğumuzu, bunların da inancımız gereği olduğunu söyledik.”
IŞİD’in Musul için mücadele etmeme ihtimali olabilir ancak muhtemelen edecektir, böyle bir durumda da mesele sivil halk için iyi olmayacaktır. IŞİD, Bağdat’ın batısında yer alan ve çoğu yerine dokunulmamış olan Felluce’de kanının son damlasına kadar savaşmadı ancak Khalidiya (30 bin nüfusa sahip yakınlardaki kent) için savaştı. Khalidiya’de şu an sadece dört bina ayakta kalmış durumda.
Suriye ve Irak’ta olan benzer hadiselere dair dış medyadaki yayında görülen aşırı taraflılık, çağlar boyunca propagandanın nasıl suiistimal edildiğini araştıracak doktora öğrencileri için bir ödül olacak mahiyette.
Suriye ve Irak’ta 5 yıldan fazla süredir devam eden savaşların haber edilme şekli böyle. 2003’te Saddam Hüseyin’e karşı Irak muhalefeti; yabancı devletleri ve medyayı, Amerikan ve İngiliz işgalinin Irak halkınca sevinçle karşılanacağı hususunda inandırdığından beri hiçbir şey değişmedi. Bir yıl sonra ise işgalciler hayatlarını kurtarmak için savaşıyordu… Muhalefetin propagandacıları ve onların temenni odaklı düşünceleri yüzünden yanlış yönlendirilen devlet yetkilileri ve gazeteciler, yerel politik manzarayı tamamen yanlış okumuştu. Hemen hemen aynı şey bugün de oluyor.
Kaynak: Patrick Cockburn / The Independent
Dünya Bülteni için çeviren: Deniz Baran