İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra oluşturulan Birleşmiş Milletler (BM) merkezli uluslararası düzenin en önemli kutsalı iç işlerine müdahale etmemekti. Bu nedenle ABD ve Sovyetler Birliği birbirini ‘şeytan imparatorluğu’ ilan ederken dahi iç işlerine açıktan müdahale etmemeyi tercih ettiler. Devletleri uluslararası sistemin neredeyse tek aktörü sayan ve yücelten bu anlayış aradan geçen yaklaşık 70 yılda çok ama çok değişti. Bireylerin ve örgütlerin hak ve etkileri inanılmaz düzeyde arttı ve devletler sınırları içinde canları ne isterse onu yapamaz hale geldiler. Özellikle Sovyetler Birliği çöküp, Soğuk Savaş bitince insanlığa karşı işlenmiş suçlarda diğer devletlerin içişlerine müdahale edebileceği, hatta müdahale etmek zorunda olduğu görüşü yayılmaya başladı. Örneğin Yugoslavya’ya zamanında müdahale etmediği için gerek Avrupa gerekse ABD yoğun bir şekilde eleştirildi. Herkes bilir ki Bosna’da yaşanan insanlık dışı katliamlar büyük oranda Almanya, Hollanda gibi Batılı devletlerin gözetiminde gerçekleşti.
İşte bu durum ‘insancıl müdahale’yi yeni dönemin gerekleri arasına soktu. Ancak kim kime nasıl müdahale edecek, bir müdahalenin haklı veya haksız olduğunu nasıl anlayacağız soruları ortada kaldı. Bosna’da, Kosova’da veya Irak’ın Kuveyt’i işgalinde bu soruların cevabı nispeten kolaydı. Çünkü bu örneklerde tüm dünya, en azından BM Güvenlik Konseyi üyeleri, az çok aynı fikirdeydiler. Ancak müdahale yetkisini bir devletin, örneğin ABD’nin, tek taraflı kullanması halinde tamamen keyfi müdahaleler de ortaya çıkabilirdi. Nitekim çıktı da. ABD 2003’te Irak’ı işgal ederken neredeyse tüm dünyayı karşısına aldı. Ama o örnekte bile ABD müdahalesini BM’nin son derece muğlak bir kararına dayandırdı. Fakat dünya ne gerekçeyle olursa olsun bir devletin tek taraflı müdahalesinin ne kadar trajik sonuçlar doğurabileceğini Irak’ta çok ağır bedeller ödeyerek öğrendi. En önemlisi ABD de tek taraflı müdahalenin bedelini büyük bir ekonomik kriz ile ödedi.
***
Arap Baharı başladığında Tunus ve Mısır’da Batı’nın da desteğini arkalarına alan muhalifler başlarındaki zorbaları devirmeyi başardılar. Ancak kendi güçleriyle başlarındaki diktatörü deviremeyeceklerini anlayan Libyalı ve Suriyeli muhalifler dış dünyanın silahlı müdahalesini tek çare olarak gördüler. BM Güvenlik Konseyi Libya’ya müdahale edilebileceğine dair yine muğlak bir karar alınca, Fransız jetleri sanki o anı beklermişçesine, hiç vakit kaybetmeden Libya’yı bombalamaya başladı. Ardından da NATO müdahalesi geldi. Libya örneğinde Rusya ve Çin verdikleri yetkinin bu kadar hoyratça kullanılacağını ve olayların bu şekilde sonlanacağını tahmin edemediler. İşte bu nedenle Suriye’de de aynı tecrübeyi yaşamak istemiyorlar. Adeta yoğurdu üfleyerek yiyorlar. Bundan dolayıdır ki Çin ve Rusya tam iki defa Suriye aleyhine kararları veto ettiler. Hatta Rusya’nın Suriye’yi el altından silahlandırdığı da konuşuluyor.
***
Suriye’de işlerin uzamasının bir diğer nedeni ise İsrail ve Batı’nın kararsızlığı. Ultra-laik bilinen Esad rejimi giderse yerine İslamcıların geleceği, yönetilemez hale gelecek Suriye’nin Ortadoğu’da yeni bir Afganistan’a dönüşeceği endişeleri Suriye konusunda kesin kararın verilmesini zorlaştırıyor. 22.7 milyon kişilik ülke nüfusunun % 10’unu oluşturan Hıristiyan azınlık bile bu kaygılardan dolayı Esad’a açık destek veriyor. Esad da Hıristiyan azınlığın endişelerini çok iyi manipüle ediyor. Bu bağlamda, günün birinde Suriye’de kiliselerin bazı muhaliflerce bombalandığı türü haberler çıkarsa hiç şaşırmayın.
Özetle Suriye’nin bu şekilde devam edemeyeceği herkesin ortak kanaati. Ancak Ruslar ve Çin Batı’ya güvenemiyor, Hıristiyan Suriyeliler ise muhalif Suriyelilere... İsrail ise hiç kimseye güvenemiyor. ABD Suriye’ye müdahale edilmesini savunuyor, ancak akıl bulandıran soru işaretleri nedeniyle tamamen müdahaleye kilitlenmiş değil. Avrupa da BM kararı olmadan kıpırdamıyor... Tüm bu belirsizlik ise Suriye’de geçiş sürecinin daha da kanlı olmasına neden oluyor.
Kaynak: Star