Bir demokrasi ve hukuk devletinde en büyük suç ‘hukuk düzenini zorla yıkmak’tır. Yani darbe yapmaktır. Dolayısıyla tıpkı 27 Mayıs veya 12 Eylül gibi 28 Şubat da çok ağır bir suçtur. İster post-modern olsun, isterse normal; ister başarılı olsun, isterse başarısız darbecilik suçtur ve mutlak surette cezalandırılmalıdır. Peki, cezalandırmanın ölçüsü ne olmalıdır?
Son günlerdeki tartışmalara bakarsak ‘ceza’ ile ‘intikam’ kavramları karıştırılıyor. Bazı yorumcular 28 Şubat’ı yargılama girişimlerinin ‘rövanşist’ bir mantıkla cadı avına dönmesinden korkuyor. Hatta bazıları “onların düştüğü hataya biz düşmeyelim, devri sabık yaratmayalım. Yoksa bizden sonrakiler de aynı mantıkla bizden intikam almaya kalkarlar” diyor.
***
Her şeyden önce darbelerin ve darbe girişimlerinin mutlak surette yargılanması gerekiyor. Ancak bunun ölçüsü duygularımız değil, evrensel hukukun objektif kriterleri olmalıdır. Bu bağlamda ‘ceza’nın ölçüsü büyük önem kazanıyor. Hukukta ‘ceza’ temel olarak 3 temel maksatla verilir: 1) Suçlunun hak ettiği cezalandırmayı yapmak, bu yolla mağdurların ve toplumun vicdanını rahatlatmak; 2) Suçluyu izole ederek ve diğer yöntemlerle ıslah etmek, 3) İleride bu suça teşebbüs edeceklere mesaj vererek yeni suçların oluşumunu engellemek.
Demek ki 28 Şubat başta olmak üzere darbecilere verilecek cezanın ilk olarak mağdurları ve toplumu vicdanen rahatlatması gerekiyor. Aksi takdirde “rövanşist davranmayalım” derken, vicdanları kanar halde bırakırız. Bu bağlamda sorulması gereken soru şudur, 28 Şubat’ta ve diğer darbelerde yaşanan acıların müsebbipleri hak ettikleri cezaları aldı mı? Fişlenen kişilerin, eşinin giyimi nedeniyle işten atılanların, kariyerleri sona erdirilenlerin hakları tazmin edildi mi? Sorumlular hâkim karşısına çıkarılabildi mi? Toplum bu kişi ve kurumları tanıdı mı? Gasp edilen hak ve itibarlar mağdurlara iade edildi mi?
Suçlulara ceza vermede ikinci muradın suçlunun ıslahı olduğunu söylemiştik. Buna göre 28 Şubat’ta ve öncesinde darbe yapanların yaptıklarından pişman olmaları, yapıp ettiklerini ayıplamaları, kısacası hatalarını kabul etmeleri ve bunu da açıkça topluma ilan etmeleri gerekir. Böylece hem ileride aynı suça niyetlenebileceklere güçlü bir mesaj verilmiş olur, hem de toplumsal vicdan suçun ikrarı ile rahatlamış olur.
Son olarak suça ve suçluya verilen ceza öyle bir ceza olmalıdır ki bir daha aynı suç işlenmesin. Yani mahkeme ceza vererek olası suçlulara bir tür gözdağı vermiş olsun. Verilen ceza öylesine ciddi olmalıdır ki kişiler darbeye teşebbüs bir yana, bu fikri aklına dahi getirmek istememelidir.
***
Şimdi düşünelim. 27 Mayıs, 12 Eylül veya 28 Şubat darbecileri, hatta son 10 yılda yaşadığımız darbe girişimlerinin sorumluları yukarıda saydığımız özellikleri içeren cezalara çarptırılabildiler mi? Görebildiğim kadarıyla darbecilerin önemli bir kısmı mahkeme yüzü dahi görmedi. Yeni darbe girişimlerini önleyebilecek mekanizmalar da henüz oluşturulamadı. Hatta bazı mağduriyetler aynen devam ediyor. Örneğin askeri okullarında kişi ister Müslüman olsun, isterse Hıristiyan kendi dininde ibadetlerini yapacak olsa hala atılma tehlikesi ile karşı karşıya. İyileşmeler yok değil elbette. Hak yemeyelim, bizler rüyalarımızda dahi göremeyeceğimiz pek çok adımın atıldığını gördük. Bu açıdan gözümüz açık gitmeyiz. Ancak darbecilik gibi ‘hukuku kökten katletme suçu’ henüz hak ettiği karşılığı bulabilmiş değil. Darbeciler işledikleri suçtan hâlâ utanmıyorlar, yaptıklarını hâlâ suç saymıyorlar, toplumun ve mağdurların vicdanları hâlâ rahatlamış değil ve en önemlisi alınan onca mesafeye rağmen aynı suça niyetlenenler hâlâ yıldırılabilmiş değil.
Hukuktan çok daha önemlisi ise demokrasinin içselleştirilmesi, bir kültür haline getirilebilmesidir. Cumhurbaşkanı Abdullah Gül’ün de belirttiği gibi, önemli olan bazı iyileşmeleri tepkisel olarak sağlamaktan çok, onu geriye dönülemez hale getirmektir.
Kaynak: Star