Suriye krizinin nasıl bir çözüme kavuşacağı hâlâ yoğun bir belirsizlik içinde. En çok endişe edilmesi gereken ihtimal, ülkenin kontrolsüz bir şekilde, yani uzun bir iç savaş neticesinde parçalanması. Suriye'nin parçalanması pek çok risk taşıyor; ama doğrudan bizimle ilgili sorunları Türkiye'nin başarıyla yönetmesi mümkün. Mesela Kuzey Suriye topraklarının bir bölümünü PKK lojistik destek alanı olarak kullanmaya teşebbüs ederse Türkiye, bu tehdidi bertaraf edebilecek yeteneğe sahip. Buna karşılık Suriye'nin kontrolsüz bir şekilde parçalanması bölgede uzun yıllar sürebilecek yaygın bir istikrarsızlığı tetikleyebilir. Asıl riskler, dolaylı bir şekilde de olsa, böyle bir durumda ortaya çıkacaktır.

Öncelikle, Amerika'nın Ortadoğu siyasetinin şekillenmesinde en büyük etkiye sahip ülke İsrail'in stratejik hedeflerinin iyi görülmesi gerekiyor. 1996'da Binyamin Netanyahu'nun ilk kez iktidara gelmesinden bu yana İsrail'in izlediği siyasetin temel kabulleri şunlar: 1967'de işgal edilen toprakların olabildiğince büyük kısmının ilhak edilmesi, İsrail-Arap barışının işgal edilen topraklar iade edilerek değil güç yoluyla sağlanması ve nihayet bölgede tehdit teşkil edebilecek ülkelerin parçalanarak veya istikrarsızlaştırılarak geriletilmesi. Bu ülkeler, bazen açıkça da ifade edildiği gibi Irak, Suriye ve İran.

Suriye parçalanırsa İsrail'in önemli bir düşmanı geriletilmiş olacak, ayrıca Golan Tepeleri'nin meşru hak sahibi belirsizleşeceği için iadesi gündemden kalkacaktır. Olaylar Suriye'nin parçalanması noktasına yaklaşırsa, Amerika en iyi ihtimalle toprak bütünlüğünden yanaymış gibi bir söylemde bulunabilir, ama Washington yönetiminin Suriye'nin bölünmesini durduracak somut adımlar atması beklenmemelidir. Rusya'nın ise Suriye'nin parçalanmasından doğrudan çıkarları vardır. Böyle bir parçalanmayı Türkiye'nin ilerleyen bir aşamada tek başına engellemesi mümkün değildir.

Suriye'nin bölünmesinden sonra zaten istikrarsız Lübnan'ın bütünlüğünü korumak daha da zordur. Önemli bir askerî güce sahip Hizbullah için, Güney Lübnan'da bağımsız bir oluşumu tercih etmesinin şartları doğmuş olacaktır. En şiddetli etkiler muhtemelen Irak'ta hissedilecek, Irak'ı bir arada tutan zayıf dikişler de hızla çözülebilecektir. Bu arada, Şam'dan Alevilerin, Bağdat'tan Sünnilerin 'temizlenmesi' dahil büyük şehirlerde etnik temizlik trajedileri yaşanabilir. Kuzey Irak yönetimi zaten şu sıralarda Bağdat hükümetiyle iki önemli konuda; iktidarın ve doğal kaynakların paylaşımı konusunda derin anlaşmazlık içinde ve Erbil'de bağımsızlık rüzgârı her zaman olduğundan daha kuvvetli esiyor. Kuzey Irak için bölgedeki kargaşa ve çözülme, Kuzey Suriye'de kendi himayesi altında ortaya çıkan yeni Kürt oluşumuyla beraber (Türkiye'nin bütün güney sınırı boyunca olmasa bile) veya tek başına, bağımsızlık ilanı için yeterli şartları oluşturacaktır.

Ürdün, iki yönlü baskı altında kalabilir: Arap Baharı'nın Amman'daki rejimi de devirmesi veya yeni bir Filistinli göçmen akını. Ürdün'ün 5,2 milyon nüfusunun yaklaşık yüzde 40'ını Filistinli göçmenler oluşturuyor. Suriye ve Lübnan'daki bir milyon Filistinli göçmenin büyük kısmı çatışma ortamından kaçmak isterse, gidebilecekleri Ürdün'den daha iyi bir yer yok. O takdirde Haşimi iktidarı son bulabilir ve Ürdün, bir Filistin devletine dönüşebilir. Böylece şimdi işgal altındaki topraklarda bir Filistin devleti kurulması ihtiyacı ortadan kalkmış ve İsrail'in Batı Şeria'nın tamamını veya büyük kısmını ilhak etmesinin önü iyice açılmış olacaktır. Böyle bir çözümü kolaylaştırmak için Batılı devletler Haşimi sülalesine, Suriye ve Irak'ın Sünni parçalarından birinin (veya her ikisinin) başına geçmeyi önerebilirler.

KORKUNÇ BİR Şİİ-SÜNNİ ÇATIŞMASI DOĞABİLİR

Yukarıda kısaca özetlenen gelişmeler aynı zamanda korkunç bir Şii-Sünni çatışmasına işaret etmektedir. Ortadoğu'ya yapılabilecek en büyük kötülük budur. Her iki tarafın en aşırıları için uygun ortam doğmuş olacaktır. Kendi aralarında bir yakınlaşma içine girecek Suriye ve Irak'ın Sünni parçalarının oluşturduğu coğrafyada, El-Kaide gibi örgütler ve Vahhabilik ideolojisi geniş bir etkinlik alanına kavuşacaktır. Şia içinde de benzer gelişmeler yaşanacak, mesela Irak'ta demokrasiye geçiş sürecine yapıcı katkılar yapan, serbest seçimlere ve temsili sisteme inanan Ali Sistani gibi ılımlı liderlerin etkisi muhtemelen azalacak, gün radikallerin olacaktır.

Suriye'nin parçalanması ve izleyen gelişmeler, İran'ın kuşatılma, tecrit ve sıranın kendisine geldiği duygularını daha da yoğunlaştıracaktır. Nükleer silah yapımına karar vermesi ve Amerika'nın İsrail'le beraber İran'a saldırması ihtimali hayli yükselmiş olacaktır. Birkaç gün önce Suudi Arabistan Kralı sürpriz bir adım attı ve Suudi İstihbarat Teşkilatı'nın başına Prens Bender'i getirdi. Uzun yıllar Washington büyükelçiliği yapmış olan Prens Bender, Amerika'nın siyasi ve askerî seçkinleriyle en iyi ilişkilere sahip hanedan mensubu olarak tanınıyor. Bir başka özelliği ise İran'ı İsrail'den daha büyük bir tehlike olarak gördüğünü ifade eden birisi olması.

Suriye'nin kontrolsüz bir şekilde dağılmasını önlemenin ilk adımı, bir an önce iç savaşın durdurulması ve yeni döneme müzakere edilmiş bir geçiş yolunun bulunması. İç savaşın devam ettiği her gün, burada özetlenen korkunç gelişmelerin ihtimali artacaktır. Son olarak, Suriye krizinin ahlaki yönüne de işaret etmek istiyorum. Mutlak ahlak anlayışı, bireyin eylemlerinin tek bir insana dahi zarar vermemesini emreder. Ancak siyasi kararlar verme noktasında bulunanlar, sık sık böyle bir seçeneğin imkânsız olduğu durumlarla karşılaşır. O zaman da, felsefecilerin 'sorumluluk etiği' dediği ve sonuçların mukayeseli olarak dikkate alındığı durum söz konusu olur. Her iki ahlaki yaklaşım da, Suriye'de iç savaşın hızlı bir şekilde sona erdirilmesini gerektirmektedir.

*AK Parti Ankara Milletvekili

Kaynak: Zaman