"Uygarlıklar çatışması" teziyle 1990'lardan bu yana uluslararası politika tartışmalarının göbeğine oturan ünlü Amerikalı siyaset bilimci Samuel P. Huntington geçen yılın son günlerinde, 24 Aralık 2008'de vefat etti.
Toprağı bol olsun. Huntington'un ünlü tezi, Soğuk Savaş'ın bitmesi, Rusya'da komünizmin yıkılıp Sovyetler Birliği'nin dağılmasından, kapitalizmle sosyalizm arasındaki rekabetin sona ermesinden sonra, uluslararası alanda ideolojik çatışmanın yerini din temelli uygarlıklar arasındaki, esas olarak da Hristiyan Batı ile İslam dünyası arasındaki çatışmanın alacağını söylüyordu.
Bu tezin, bugüne değin birçok açıdan ve yeterince eleştirildiği söylenebilir. Bu eleştirilerin en önemlisi, bugün dünyadaki temel çatışmanın "dine dayalı uygarlıklar" arasında değil, bir yanda insan hakları, hukuk devleti, demokrasi ve barış gibi bütün halklar için geçerli, evrensel ilkeler üzerine kurulu çağdaş uygarlığı savunanlar ile buna karşı çıkanlar arasında olduğuna; uygarlığın yalnızca Batı'dan ve Hristiyanlıktan değil bütün din ve kültürlerden beslendiğine dikkat çekenlerdi. Huntington'a yöneltilen başka bir önemli eleştiri ise, tezinin "kendini doğrulayan bir kehanet"e dönüşme tehlikesiydi. Nitekim George W. Bush'un ilan ettiği "terörizmle savaş", Müslümanlar arasında bunun "Batı'nın İslam'a karşı savaşı" olarak algılanmasına yol açan birçok özellik taşıdı.
Çürüklüğü yeterince gösterilmiş olmasına rağmen, Huntington'un tezinin uluslararası politika analizlerini, bilinçli ya da bilinçsiz bir şekilde etkilemeye devam ettiğine kuşku yok. Bunun akla ilk gelen örnekleri, Birleşmiş Milletler'in öncülük ettiği, İspanya ve Türkiye başbakanlarının eşbaşkanlıklarını yaptığı "Uygarlıklar İttifakı" girişimi; Başbakan Tayyip Erdoğan'ın Sudan hükümetine karşı Darfur'da soykırım uyguladığına dair suçlamaları "Bizim medeniyetimizde soykırım yoktur" diye cevaplaması ve tabii birbiriyle çatışan, yekpare bir İslam ve yekpare bir Hristiyan dünyası olduğu fikrini paylaşanların bolluğu.
İslamcı akımlar üzerine dünyanın önde gelen uzmanlarından biri olan Olivier Roy, geçenlerde yayımlanan bir yazısında (bunu açıkça ifade etmese de) Huntington etkisine ABD'nin yeni başkanı Barack Obama'da dahi rastlandığına dikkat çekiyordu. Bilindiği üzere Obama seçim kampanyası sırasında, başkan seçilmesinden sonraki bir yıl içinde Müslüman liderlerle bir araya gelmeyi, ilk 100 günü içinde de ABD'nin "İslam ile savaş halinde olmadığını" açıklamak için bir İslam ülkesinin başkentinden Müslümanlara sesleneceğini vaad etti.
Roy şunları söylüyor: 8 yıl süren Bush döneminden sonra Obama'nın Batı ile İslam dünyasını barıştırmak fikri kuşkusuz iyi niyetli bir girişim, ama hareket noktası yanlış. Çünkü "İslam" ile "Batı"nın birbirinden tamamen ayrı ve tamamen faklı değerlere sahip oldukları anlayışını pekiştirecek nitelikte. Obama, İslam'ın yeryüzündeki sorunların, terörizmin, savaşların, nükleer silahların yayılmasının, ayaklanmaların, vs. temel nedeni olduğuna dair büyük yanılgıyı düzeltmeye çalışmalı. Şurası muhakkak ki İslam dünyası içinde dışında olduğu kadar çok çeşitlilik ve çatışma var. Tek bir monolitik İslam'dan söz etmek büyük bir yanlış. Onun için Obama, "liderleri" tarafından temsil edilebilen bir İslam fikrini terketmeli. Onun yerine Guantanamo'yu kapatmalı, işkenceyi yasaklamalı, Irak'tan çekilmeli, Ortadoğu'da barış için bastırmalı, vs. Bu şekilde Obama bağlı olduğu Amerikan değerlerinin Hristiyanlar kadar Müslümanlar, diğer dinlerden olanlar ve inanmayanlar için de geçerli, evrensel değerler olduğunu gösterebilir. Müslümanların göbek adı Hüseyin olan yeni Amerikan başkanından bekledikleri de budur. (Herald Tribune, 21 Ocak 2009)
Roy'a ekleyebileceğim tek husus şu: İslam'ı, İslam dünyasını, İslamcılığı monolitik, yekpare, içindeki farklılıkları görmezden gelen, dolayısıyla onu El Kaide, Humeyni ya da Ahmedinejad'la özdeşleştiren bir İslam anlayışının İslamofobiye, yani İslam düşmanlığına kadar uzanabildiği.
Zaman