Son zamanlarda milletin gözünü para kazanma hırsı bürüdü. Zirai alanları, dere yataklarını ve otlakları müteahhitler tahrip edip rant uğruna bina yaptılar. Tabiatın dengesini tamamlayan yaylaları, meraları, dağı, taşı, dereyi, bataklığı imara açtılar. Belediyeler de siyasi hesaplarla oy kaybetmemek için bu yağmaya göz yumunca cezanın gökten inmesi kaçınılmaz oldu. Bu uygulamanın yanlış bir imar planlaması olduğunu meskenlere zarar veren şiddetli yağmurlar yağınca anladık.

Yeni kanuni düzenleme ile yaylalar yeniden gözden geçirilecek - Haber61

Oysa şehirleşme (medeniyet) belli bir imar planı dahilinde uygun arazi yapısı ve sağlam yapılaşmayı gerektirir. Dere yatakları oksijen depolarıdır. Oralara mesken ve işyeri yapılmamalıdır. Öte yandan, imar yani şehirleşme siyaset üstü olmalıdır. Kurallarını belediye encümenleri değil şehircilik, yer bilimleri ve sosyologlardan oluşan (İngiltere hakimleri gibi gelecek kaygısı olmayan) bir bilim kurulu belirlemelidir ki para uğruna çevreye ihanet etmesinler. Arazi mafyasının bir yerleri ucuza satın alıp sonra da encümenleri ikna edip oradan imar geçirmesi kelimenin tam anlamıyla “çevre felaketi”dir.

Vakıf Medeniyeti:

Caddeler, sokaklar, meydanlar, darüşşifalar, mabetler, hanlar, hamamlar, köprüler... Adına “Evkaf” dediğimiz ve batılıları kıskandıran medeniyetimizin şehirleşme hususunda elbette bir geleneği vardır. Bu medeniyetin temel prensibi cami ve medrese merkezli yapılaşma idi. Bereketli topraklara kimse ev yapamazdı. Bu hareket rızkın yollarını kapatmaktı. Her şey belli sebeplerin yerine getirilmesi neticesinde Rahman’dan beklenirdi. Bu medeniyette büyük şehirleşmeye izin verilmezdi. Toplum birbirini tanıdığı için asayişe bu kadar büyük bütçeler ayrılmazdı. Caminin yamacında mektep, kıraathane, aşevi, çeşme, hamam, medrese, tekke, zaviye, darüşşifa, ribat, darulhadis, darulkurralar… bulunur ve insanlar birbirinin derdiyle dertlenirdi. Mahallenin nabzı buralarda atardı. Camilerde günde beş kere toplantı yapılır, gelmeyenlere hasta nazarıyla bakılırdı. Mütevelli sıkıntıları o toplantıda öğrenir ve gereken yardımları anında ihtiyaç sahiplerine ulaştırırdı. Camilerin bulunduğu meydanlarda, kanatları altında toplumun sohbet ederek adeta terapi olduğu kocaman çınar ağaçları olurdu. Meskenler bu meydanların ikinci dairesini oluştururdu.

(https://www.dogrulus.com/yazi/7728/CINARIN-MANASI-UZERINE.html)

Tarihi İnkaya Çınarı | Bursa Turizm Portalı

İstanbul yedi tepe üzerine kurulu idi. Silüetini cami minareleri oluştururdu. O silüet maalesef yerini yüksek binalara bıraktı. Bağdat’ın bir ismide Burc-ı Evliya idi. Şehrin silüetine bakınca başta İmamı Azam olmak üzere evliya türbeleri görünürdü. Bağdat’ın kuruluş yıllarındaki şehir planını aşağıya dercettik. Bağday 762 senesinde bu plan üzerine kurulmuştu.

Günümüzün Anadolu’sunda ise bütün şehirlerin silüetini TOKİ binaları kapladı. TOKİ binalarına da evleri yakılan, hayvanları telef edilen köylüler ve o şehrin yabancısı yoksullar ve göçmenler iskan edildi. TOKİ evlerine halk eğitimine dair kültür merkezlerinin ilave edilmesi unutuldu. Anadolu’daki TOKİ konutları, aile düzeni olmayan kimsesizlerin, uhucularin, illegal iş yapanların sığınağı haline geldi. Göynük’ün tamamı tarihi sit alanı, her biri bir sanat eseri olan bu konakların yanına TOKİ evleri dikecek kadar estetik çevre bilincinden ve mimari zevkten mahrum insanlar maalesef türedi. Bu proje duyarlı Göynüklülerin gayretleriyle engellendi ama İstanbul’da tarihi camilerin üzerine düşen gökdelen gölgelerine kimse engel olamadı. İstanbul’un kartvizitlerinde artık eskisi gibi tarağın dişlerini andıran minareler yok. İstanbul sahipsiz kaldı. İstanbul kendini koruyacak güvenilir birini dört gözle bekliyor.

Istanbul Gun Batimi, a photo from Istanbul, Marmara | TrekEarth

Maalesef gelenekli şehirleşmeden uzaklaştıkça doğal felaketler de art arda gelmeye başladı. Geçen gün Bartın’da meydana gelen ve dere boyundaki evlerle birlikte bir camiyi de alıp götüren dehşetli sel manzaraları belediye imar birimlerinin çevreye ne kadar duyarsız olduğunu gösterdi.

***

Bütün bu olup bitenlere şahit olurken, dere yataklarına ev yapma konusunda acaba İslam fıkhının hükmü nedir? Buna cevaz veren mezhep var mıdır sorusu akıllara geliyor. Konunun uzmanı olmamakla birlikte bu mevzuda Memlük Sultanı Kayıtbay’ın Nil Nehri Kenarına yaptırdığı bir cami ve medrese konusunda Celaleddin Suyuti’nin dört mezhep tarafından verilen fetvayı zikretmek istedik. Şöyle ki:

Zamalek Arial.jpg

Nil taşkınlarına karşı güvence vermediği gerekçesiyle Celaleddin Suyutî tarafında inşa edilmesi men edilen caminin bulunduğu Kahire’deki Ravza Adası Aswan Barajı yapıldıktan sonra yapılarla dolmaya başladı.

Kahire’deki Ravza Adasında Memlükler zamanının Nâzıru’l Ceyşi (Milli Savunma Bakanı) Kadı Fahrettin Muhammed El Kıbtî H. 730 tarihinde bir cami yaptırdı. İsmine izafeten bu camiye “Camiu’l Fahr” denildi. Süyûtî diyor ki: Bu zat aslında Kıbtî yani Hırıstiyan idi. Kendisine İslam anlatılınca başlangıçta hidayet nasip olmadığından kabul etmeyip intihar etmeyi dahi düşündü. Bir süre ortalıktan kayboldu. Sonra hidayet-i rabbaniye imdadına yetişti ve kendiliğinden İslam ile müşerref oldu. Hakikaten müttaki bir Müslüman olarak 10 defa hacca gitti. Âhir ömründe her ay 3000 dirhem her gün 1000 dirhem sadaka verirdi. Hayrı sever ve herkesin işine koşan bir zat idi. Allah rahmet eylesin.

El Melikü’Nasır bir vakit kendisine kızıp 400.000 dirhem parasını müsadere etti. Sonra affedip parayı iade etmek istediyse de Kadı Fahrettin kabul etmeyip; “Biz o parayı padişaha takdim ettik, onunla bir cami yaptırsın” dedi. El Melikü’Nasır rivayete göre o para ile Kahire’de Ravza Adasında 896 senesinde tamamlanan bir cami yapmıştır. Bu camiin yerinde Nâzıru’l Ceyş Kadı Fahruddin Fazlallah’ın 730 tarihinde yaptırdığı yukarıda anlatılan “Câmiu’l Fahr” vardı. Sultan Kayıtbay bunu yıkıp yeniden inşa etmekle onun namına izafe eyledi. Ancak, Celaleddin Suyûtî Ravza’ya (adaya) gittiğinde bu camiye devam ettiği için “Câmiu’s-Suyûtî” namıyla tanındı.

Fransızlar Mısır’ı istila ettiklerinde bu camii barut mahzeni olarak kullandılar. Mısır’ı terk edip gittiklerinde ise orada biraz barut bırakmışlardı. Fellahlardan biri çubuğu elinde ve çocuğu yanında olarak buraya girip biraz barut toplamak istediğinde ateş alıp hem cami hem kendisi hem yanındaki çocuk yanmıştı. Sonra cami tamir edildi.

El Melikü’l Eşref Kayıtbay bu camii yeniden inşa ettiği vakit Celaleddin Suyûtî; “Ravza sahilinde bina caiz değildir. Çünkü akan sular kenarında binaların inşasının men edildiği hakkında icma vardır. Bunun Şafii mezhebinde caiz olduğuna dair olan söz batıldır. Kütüb-i Şafiiyyede asla böyle bir söz yoktur” dedi.

(Kaynak: İbn-i İyas Tarihi, Cild: 2 Sayfa: 271)

أئمتنا_العلماء (3).. الإمام السيوطي وعلماء عظام عاشوا ودفن | مصراوى

Celaleddin Es-Suyûtî Camiinin kitabesi - Kahire

Medidnetü’Selam da denilen Bağdat Abbasi Halifesi Ebu Cafer El Mansur tarafından 762 M. senesinde hilafet merkezi olarak bu plan üzerine tesis edildi. Ortadaki bina hilafet merkezi olup Bağdat’ın kuruluşu 1260 sene öncesine dayanmaktadır. Bağdat Urfa, Halep, Şam, Kudüs gibi eski bir şehir değildir.