Dünya Bülteni/ Haber Merkezi

Geçen hafta telefonuma Suriye’den bir mesaj geldi. “General Hadur sözünü tuttu,” yazıyordu. Bunun ne manaya geldiğini biliyordum.

Muhammed Hadur ile beş yıl önce, Halep’in küçük bir kenar mahallesinde, muhaliflerden açılan ateşin ortasında birkaç Suriyeli askere komuta ettiği esnada tanışmıştım. Bana haritasını gösterip 11 gün içinde o sokakları tekrar ele geçireceğini söylemişti.

Bu yılın Temmuz ayında, bu defa Suriye Çölü’nün doğusunda Hadur’la yine karşılaştım. Ağustos sonu gelmeden, kuşatma altındaki Deyrizor şehrine gireceğini söylüyordu bu sefer de. Kendisine, bana Halep’in küçük bir kısmını 11 günde alacağını söylediğini ama Suriye ordusunun bile 4 senede alabildiğini hatırlattım. O çok zaman önceydi, dedi. Suriye ordusunun o zamanlar tek bildiği Cevlan’ı (Golan) geri almak ve Şam’ı savunmaktı. O günlerde henüz gerilla savaşını bilmiyorlardı. Ama artık öğrenmişler.

Gerçekten de öyle. Hadur, Suhne kasabasını bombalayacağını (hoş, onu da Ruslar yapacaktı) ve askerlerinin Deyrizor’u o noktadan yaracağını söylemişti. 80 bin sivil ve 10 bin askeriyle Deyrizor üç yıldır IŞİD (DEAŞ)’in kuşatması altındaydı. Hadur, neredeyse ölüyordu. Şimdiyse Deyrizor içlerine kadar girip Suriye-Irak sınırına ilerlemekle meşgul.

Halep tamamen Suriye rejimine geçti. Deyrizor’un da zaptı tamamlandıktan sonra geriye muhaliflerin elinde yalnızca İdlip kalıyor. Şu halde Batı’da hiç olmaz denilen şey oluyor: Beşar Esed güçleri savaşı kazanıyor.

Suriye ordusunun popüler subayı “Kaplan” lakaplı Hasan Salih, Deyrizor’daki 137. ordu tugayının karargahını ulaşmayı başarıp oradaki askerlerin elini rahatlattı. Yakın arkadaşı Hadur ise şehirdeki hava üssünü kurtarmaya hazırlanıyor.

Amerikalıların o hava üssü yakınlarındaki Suriye askerlerini bombalayıp altmıştan fazlasını öldürdüğü ve böylece IŞİD’i rahatlattığı günü kaç kişi hatırlıyor? Amerikalıların bunun bir “hata” olduğu açıklamasına Suriyeliler hiçbir zaman inanmadı. Amerikalılara, rejim güçlerini bombaladığını söyleyen yalnızca Ruslardı.

İngilizler ise mesajı almış gözüküyor. Geçen hafta askeri eğitmenlerini sinsice geri çektiler (David Cameron’un güya Esed rejimini devirecek olan hayali “70 bin muhalifi” eğitecek olan eğitmenler…) Rejimin bu yaz 80’den fazla sivili gaz bombasıyla öldürdüğü yönündeki Birleşmiş Milletler raporu bile, evvelce Suriye’deki savaş suçları mevzuubahis olunca seslerini yükselten Avrupalı politikacıların dikkatini çekmezken; Donald Trump’ın emrini verdiği o hava üssü bombardımanını desteklediler.

Peki İsrail’den ne haber? Esed’in gidişine bel bağlayan, işi rejim güçleri ve onun sahadaki müttefiklerini (İran ve Hizbullah) bombalamaya kadar işi götüren; üstelik yaralanan muhalifleri İsrail’de tedavi eden bir devlet karşımızda duruyor. Benyamin Netanyahu’nun Soçi’de Vladimir Putin’le görüşürken “tedirgin” ve “heyecanlı” gözükmesine şaşmamalı (Rus tarafının ifadesi.) Putin, İran’ın “stratejik müttefikleri”, İsrail’in ise kendileri için “mühim bir partner” olduğunu belirtti. Bu ikisi tam olarak aynı şey değildi. Netanyahu’nun duymak istediği de değildi.

Suriye ordusu, üst üste kazandığı zaferlerle bölgedeki en savaşçı güçlerden biri haline geldi. Hayatları için savaşan askerler artık tek bir komuta karargahından birlikleri koordine etme ve istihbarat gibi işlerde tecrübe kazandılar. St Antony’s College’ın eski araştırmacı bursiyeri Şermin Nervani’nin de bu hafta belirttiği gibi rejimin yaptığı ittifaklar BM Güvenlik Konseyi’nin daimi üyeleri Rusya ve Çin’in de himayesinde cereyan ediyor.

Peki İsrail ne yapacak? Netanyahu, İran’ın nükleer programına kafayı o kadar taktı ki Esed’in kazanabileceğini veya kim bilir Musul enkazından daha güçlü bir Irak ordusunun çıkabileceği ihtimalini hiç düşünmedi.

Netanyahu hala Kürtleri destekliyor. Fakat ne Suriye ne Türkiye ne İran ne de Irak Kürtlerin ulusal arzularına sıcak bakıyor. Üstelik ABD’nin sözde Suriye Demokratik Güçleri (SDF) içinde Kürtleri kullanmasına rağmen… (SDF “Suriyeli”den çok Kürt bir görünüm arz ediyor. Ayrıca ne “demokratik” ne de ABD hava desteği olmadan bir “güç”.)

Hepimiz Trump ve Kim Jong-un’un Üçüncü Dünya Savaşı’nı başlatmasını beklerken, Ortadoğu’nun askeri haritasının esaslı ve kanlı şekilde değiştiğini gözümüzden kaçırdık. Suriye ve Irak’ın (ve de Yemen’in) yeniden imarı ve inşası yıllar alacak ancak Washington’dan yardım dilenmeye çok alışmış olan İsrail boynuna kadar battığı pisliği temizlemek için tekrar Putin’in kapısını çalmak zorunda kalabilir.

Esed’in IŞİD’den daha büyük bir tehlike olduğunu iddia etmiş olan İsrail sağı tezlerini tekrar gözden geçirmek ve belki de ülkelerinin kuzey sınırını güvende tutmak istiyorlarsa konuşmak zorunda kalacakları kişinin Esed olabileceğini akıllarında tutmalılar.

 

Kaynak: independent

Dünya Bülteni için çeviren: Mustafa Doğan