Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu, Bakanlığı 1 Mayıs 2009’da devralmıştı. 90 yaşına basan Dışişleri’nde o da 1. yılını kutladı.
Oxford Üniversitesi’nde benim de katıldığım “Değişen Dünyada Türk Dış Politikası” başlıklı konferansta bir bilanço çıkardı.
1 yılda 100 dış gezi yapmış Davutoğlu...
Bu 100 gezinin dökümü, Türkiye’nin değişen önceliklerini göstermesi açısından anlamlı:
28 kez Avrupa’ya gitmiş.
27 Kez Ortadoğu’ya...
18 kez Balkanlar’a...
9 kez Asya’ya...
8 kez ABD’ye...
* * *
Batı’nın ağırlığının giderek azaldığı görülüyor.
Bakan’ın cumartesi günkü konuşmasında AB hiç yoktu.
Sadece bir yerde “Ben dahil tüm Avrupalı entelektüeller, Topluluğun geleceğini düşünmeli” dedi.
Bir ara da kendisini Türkiye’nin farklı köşelerinde “bir Akdenizli, bir Arap, bir Kafkas, bir Egeli, bir Balkanlı, bir Avrupalı, bir Ortadoğulu” hissettiğini söyledi.
Muhtemelen yaşlı kıtanın eninde sonunda Türkiye’nin genç enerjisine ihtiyaç duyacağını öngörüyor. O zamana kadar, AB kapısında onay bekleyen pasif bir aday gibi davranmaktansa, Avrupa’nın görmezden gelemeyeceği, hatta kendiliğinden içine almak isteyeceği bir bölgesel güç olma stratejisi izliyor.
* * *
Davutoğlu, bir siyasetçi ya da diplomattan çok, kürsüsüne yeniden kavuşmuş bir akademisyen gibi konuştu Oxford’da...
Türkiye’nin “proaktif dış politikasını” anılarla süsleyerek ve heyecanla anlatırken hayali bir harita çizdi:
“Batı sınırı, Almanya-İtalya olan bir hat çizin. Kuzeyde Rusya olsun; doğuda Hindistan ve Çin... Arada kalan bölgede -Afrika dahil- en büyük ekonomi Türkiye’nin” dedi.
Bu bölgesel gücü, şimdi Latin Amerika’ya, Afrika’ya, Kafkaslara yayarak perçinlemeyi arzuluyor.
Kendi “kadim coğrafyası”nda Ortadoğu’dan Balkanlara tüm sorunlarla bizzat ilgilenen, Irak-İran geriliminden, Sırp-Boşnak barışına, Lübnan krizinden, Azeri-Ermeni anlaşmasına kadar her alanda sözü dinlenen, etkisi hissedilen bir “lider Türkiye” yaratmaya çalışıyor.
* * *
“Kadim”...
“Mazinin derinlikleri”ni ve “tarihsel devamlılık”ı çağrıştıran bu sözcük, Bakan’ın dilinde hep...
Davutoğlu, 1990’ların başında, Boğaziçi’nde öğretim üyesi iken Malezya’ya “Siyasal Düşünceler Tarihi” dersi vermeye gittiğinde yanında George Sabine’nin kitabını götürmüş.
Sınıfa bir bakmış:
Yarısı Çinli, bir kısmı Hintli, kalanı Müslüman...
Fark etmiş ki, okutacağı kitaba göre “sınıfın çoğu tarihte hiç yok.” Sanki geçmişte hiç yaşamamışlar; gelecekte de olmayacaklar.
Kitabı kenara koyup onların da dahil olduğu bir tarih anlatmaya başlamış.
Bugün de diplomatlarına “dinler tarihi” hatta “mezhepler tarihi” bilmeden Ortadoğu’da diplomasi yürütemeyeceklerini söylerken aynı şeyi yapıyor.
Diplomaside “Türkiye’nin Müslüman kimliği” öne çıkmış gibi görünse de, bu algı tam doğru değil:
Davutoğlu, zamanında Müslümanlara soykırım uygulamış Sırplarla işbirliğinden, Azeri topraklarını işgal etmiş Ermenistan’la yakınlaşmadan ya da Yunanistan Başbakanı’na “Sizin kaderiniz, bizim kaderimiz” dediğinden söz ederken heyecanlanıyor.
“Tarihinizi ve coğrafyanızı değiştiremezsiniz, ama onları yeniden yorumlayabilirsiniz.”
Türkiye şimdi bunu yapmaya çalışıyor.
Kaynak: Milliyet