Mâli krizin ve nicel genişlemenin başladığı zamandan beri önümüzde duran bir soru cevaplanmayı bekliyor: Amerikan yönetimi bütçeği açığı üzerinden ulusal borca her yıl 1.5 trilyon dolar ilave edip dururken ABD Merkez Bankası (Fed) bankalar için sıfır, tasarruf sahipleri ve bono sahipleri için ise negatif gerçek faiz oranlarını nasıl sürdürebilir? Fed, hiç de uzak olmayan bir geçmişte bu politikayı daha 2-3 yıl sürdüreceğini duyurmuştu. İşin aslı, Fed bu politikaya kilitlenip kaldı. Sûni olarak düşürülmüş faiz oranları olmaksızın, ulusal borçla ilgili borç servisi öylesine büyük olacaktır ki ABD Hazinesi’nin kredi derecelendirmesi ve doların yaşayabilirliği hakkında sorulara yol açacak ve vadeli faiz oranı takası ve diğer türevler kendilerini tutamayıp düşeceklerdir.
Başka bir ifadeyle, Wall Street’in kumarlarına yol açan mâli deregülasyon, ABD yönetiminin bankaları kurtarma ve ayakta tutma kararı ve de Fed’in sıfır faiz politikası Amerika’nın ekonomik geleceğini ve dolarını tahammül edilemez ve tehlikeli bir konuma yerleştirmiştir. Her yıl 1.5 trilyon dolarlık yeni tahvillerin piyasaya sürülmesi yüzünden tahvil piyasalarını yüzdürmeye devam etmek imkansızlaşacaktır. Hazine tahvili satın alan herkes değeri azalan bir varlık satın almaktadır. Dahası, hazine tahvillerine yatırım yapmanın sermaye riski çok yüksek. Düşük faiz oranları, tahvile ödenen bedelin çok yüksek olduğu anlamına gelir. Faiz oranlarının yükselmesi ise – er ya da geç olacaktır – tahvillerin fiyatını düşürecek ve yerli ve yabancı tahvil sahiplerine sermaye kaybı olarak dönecektir.
Soru şu: Er ya da geç dediğimiz ne zamandır? Bu makalenin amacı işte bu soruya cevap vermektir.
Soruya soruyla cevap vererek başlayalım: Böylesine tahammül edilemez bir politika bu kadar uzun sürdürülebilmeyi nasıl başardı?
Dolar ve tahvil piyasasının istikrarına katkıda bulunan bir dizi etken var. Bunlardan en önemlisi, Avrupa’daki durumdur. Avrupa’da gerçek sorunlar var ve fakat finans basını dikkatlerimizi Yunanistan, Avrupa ve avro üzerine odaklıyor. Yunanistan, Avrupa Birliği’nden çıkacak mı yoksa atılacak mı? Egemen borç sorunu İspanya, İtalya –Almanya ve Hollanda hariç – ve diğer yerlere yayılacak mı?
AB’nin ve avronun sonu mu olacak bu? Bunlar çarpıcı sorulardır fakat daha kötü olan Amerika’daki durumu dikkatlerden uzak tutmasıdır.
Yüksek frekanslı alım-satımın kumarhaneye çevirdiği hisse senetleri piyasasındaki tekil yatırımcıların korkuları da Hazine tahvilleri piyasasına yardımcı oluyor. Yüksek frekanslı alım-satım, kararları veren matematik modellere dayalı elektronik ticarettir. Yatırım firmaları hız temelinde rekabet eder, belki de sadece saniyeler için pozisyon alıp bir kuruşun yüzdesi üzerinden kazanç elde ederler. Bunlar uzun vadeli yatırımcılar değildirler. Her günün sonunda, günlük kazançlarından hoşnut halde pozisyondan çıkarlar.
Yüksek frekanslı alım-satım bugün hisse senetleri piyasasındaki işlem hacminin yüzde 70-80’nine tekabül ediyor. Sonuç olarak da geleneksel yatırımcılar mide yanması geçiriyor, hisse senetleri piyasasadan çekiliyor, hazine tahvillerine geçiyorlar zira tasarruflara sıfıra yakın bir ödeme yapan bankaların ödeme gücünden de emin değiller; hazine tahvilleri ise nominal yüzde 2 getiri sağlayacaktır ancak tüketici fiyat endekslerine bakınca sermayelerinden her yıl yüzde 1’lik bir kayıp da yaşayacaklardır. John Williams’ın daha doğru olan enflasyon endeksini kullanırsak kayıpları daha da yüksektir. Ancak kayıp, hiç değilse bir bankadakine nispetle yüzde 2 civarında kalacaktır ve Hazine, bankaların aksine, tahvil ödemeleri için para basma emri verebilir. Dolayısıyla da tahvil yatırımı hiç değilse nominal bir dönüş sağlayabilmektedir meğer ki bu dönüşün gerçek değeri daha az olsun.
Fahişe finans medyası, Avrupa egemen borcundan, avrodan ve gayrimenkul piyasasındaki felaketten ABD hazine tahvillerine doğru kaçışın sözünü ettiğimiz yıllık 1.5 trilyon dolarlık açığı çevirmemizi sağladığını anlatıyor bize. Finans medyasının etkilediği yatırımcılar bu şekilde tepki veriyor olabilirler. Fed’in tahammül edilemez politikasının istikrarının bir başka açıklaması, Washington, Fed ve Wall Street arasındaki sürtüşmedir. Birazdan buna da değineceğiz.
Ulusal borcu en büyük ülke Japonyadır ve Amerika’nın borcu, Japonya’nın aksine, yerli yatırımcıların elinde değildir. ABD’nin alacaklıları en başta Çin, Japonya ve petrol ihraç eden OPEC’tir. Bu durum Amerikan ekonomisini yabancı ellere bırakmaktadır. Örneğin Çin, Washington’ın kendisini haksız yere kışkırttığını görse, elindeki dolara endeksli 2 trilyonluk varlığı dünya piyasalarına dökebilir. Tüm fiyatlar çökecek, Fed dolara endeksli finans araçlarını satın almak için hemen para basmak zorunda kalacaktır.
Çin’in elindeki varlıkları satın almak için basılan dolar ise döviz piyasalarındaki dolar arzını artıracak ve dolar kurunu aşağı düşürecektir. Dolarları satın alacağı döviz rezervi olmayan Fed, avro, ruble ve yen’le dolar satın almak için egemen borç sıkıntısına düçar olmuş Avrupa’yla avro karşılığında, füze savunma sistemiyle çevrelenen Rusya’yla ruble karşılığında, Amerikan taahhütü altında olan boyunu aşmış Japonya’yla yen karşılığında döviz swaplarına girecektir.
Bu döviz swapları sadece kağıtta olacak, itfa edilemeyecek ve dolayısıyla da böylesi swapları sorunlu hale getirecektir. Başka bir ifadeyle, Amerikan yönetimi değer kaybeden dolar karşılığında kendi paralarını swap yapmaları için müttefiklerine ve kuklalarına baskı yapabilse bile tekrarlanabilir bir süreç olmayacaktır bu. Amerikan İmparatorluğunun bileşenleri, BRICS’ten farksız bir şekilde, dolara bağlı olmak istemiyor artık.
Ancak örneğin Çin’in dolara bağlı varlıkları tek seferde piyasaya dökmesi mâliyetli olacaktır zira bu kez dolara endeksli varlıkların değeri düşecektir. Çin, ABD askeri tehdidine maruz kalmadığı, ABD’nin dişlerini sökmeye ihtiyaç duymadığı takdirde, rasyonel bir ekonomik aktör olarak Amerikan dolarından yavaşça çıkmayı tercih edecektir. Ne Japonya ne Avrupa ne de OPEC ülkeleri, Amerika’nın ticari açıklarından elde ettikleri kendi biriktirdikleri zenginliği, dolarları piyasalara dökerek yok etmek istemeyeceklerdir fakat göstergelere bakılırsa, hepsi de dolara endeksli varlıklardan çıkmak istiyorlar.
ABD finans basınının aksine, ellerinde dolar bulunan yabancılar ABD’nin yıllık bütçesine ve ticaret açıklarına, batan Amerikan ekonomisine, Wall Street’in örtüsüz kumar bahislerine, kuruntu hegemonun savaş planlarına bakıp şöyle hükmetmektedirler: Bundan dikkatli bir şekilde kurtulmalıyım.
Statüsko’nun korunmasında Amerkan bankalarının da güçlü çıkarları var. Ellerinde Amerikan tahvilleri var ki belki de en çok onlar da var. FED’den sıfır faizle borç alabiliyor, 10 yıllık hazine tahvillerini yüzde 2’den satın alarak türev piyasalarındaki kaybı dengeleyecek şekilde nominal yüzde 2 kazanabiliyorlar. Bankalar Fed’den bedavaya ödünç dolar alabiliyor ve türev işlemlerinde kaldıraç olarak kullanabiliyorlar. Nomi Prins’in de belirttiği üzere, Amerikan bankaları varlıkları ellerinden çıkarıp kendilerine ve ücretsiz mâli kaynaklarına karşı mübadeleye girmek istemiyorlar. Dahası, yabancıların dolardan kaçmaları durumunda, Fed Amerika’da faaliyette bulunan yabancı bankaların rezervlerindeki dolar miktarını artırmaları şartını koşarak yabancıların dolar taleplerini artırabilir.
Daha da devam edebilirim ancak süreç içerisindeki aktörlerin dahi gemiye zarar vermemekte ve kriz dibe vurmadan evvel sessiz ve yavaşça dolardan çıkmayı tercihte çıkarları olduğunu göstermek için inanıyorum ki bu kadarı yeterlidir. Dolardan tedrici çekiliş süreci doların değerinde sürekli olarak küçük kayıplara yol açacağından dolayı – yolun sonunda hızlı kaçışa dönecektir - bunun sonsuza dek sürmesi mümkün değildir fakat yanılsama içindeki tek halk Amerikalılar değil hani.
Dolardan yavaşça kaçış Amerika’nın çatısını çökertebilecektir. BRICS yani Güney Amerika’daki en büyük ekonomi Brezilya; nükleer silahlı, enerji bağımlılığı olmayan ve Washington kuklası Batı Avrupa’nın enerji için bağımlı olduğu Rusya; nükleer silahlı ve Asya’nın yükselen iki devinden biri Hindistan; nükleer silahlı ve (Fed hâriç) Washington’ın en büyük borç vereni Çin (Amerika’nın mâmûl ve ileri teknoloji ürünlerini tedarik etmektedir ve askeri-güvenlik kompleksinin kazançlı bir sonraki soğuk savaşının yeni öcüsüdür); Afrika’nın en büyük ekonomisi olan Güney Afrika, yeni bir banka kurma sürecinde ilerliyorlar. Bu yeni banka, beş büyük ekonomiye dolar kullanmaksızın ticaret yapma imkânı sunacaktır.
İlave olarak, II.Dünya Savaşı’ndan beri Amerikan kuklası olan Japonya, Çin’le yen ve yuanın takas edilebileceği bir anlaşmaya varmak üzere. Bu iki Asya ülkesi arasındaki ticaret dolar kullanmaksızın kendi para birimleriyle yapılacak. Yen ve yuan’dan dolara sonra tekrar yuan ve yen’e yapılan döviz işlemlerine komisyon ödenmeyeceğinden dolayı iki ülke arasındaki dış ticaretin mâliyetini de düşürecektir bu.
Ayrıca dolardan sakınan bu yeni doğrudan ilişkiye dair resmi açıklama diplomatik dille yapılmıştır. Çinliler ve Japonlar daha fazla dolar biriktirmekten, tasarruflarını Amerikan tahvillerine park etmekten kurtulmayı ümit ediyorlar. Amerikan kuklası Japon hükümeti, hegemonun, Çin’le yapılan anlaşmaya engel olmayacağını ümit ediyor.
Şimdi asıl meseleye geldik. Olayların farkında ve malumat sahibi olan Amerikalıların az bir kesimi, yankesici bankacıların nasıl olup da mâli suçlardan paçayı yırttıklarına şaşırıyorlar. Cevap şu olabilir: “Batmayacak kadar büyük” bankalar, doların ve tahammül edilemez politikalar karşısındaki tahvil piyasalarının istikrarını koruma hususunda Washington ve Fed’in muavinidirler. Büyük bankaların Amerikan borcu sürekli artmasına rağmen tahvil piyasalarındaki faizleri nasıl olup da enflasyon oranının altında düşük tuttuklarına ve böylelikle de Hazine’nin borç çevirme yeteneğini koruduklarına bakalım önce.
Tehlikedeki “batmayacak kadar büyük” bankaların düşük faiz oranlarında ve Fed politikasının başarısında büyük çıkarları var. Büyük bankalar, Fed politikasının başarılı olacağı şekilde konuşlanmışlardır. JP Morgan Chase ve diğer dev banklar, faiz oranı swapları satarak bir hareketlilik meydana getirip Hazine faiz oralarını aşağı çekebilir bu sûretle de tahvillerin fiyatlarının yukarı çıkmasını sağlarlar.
Faiz oranı swap’ı satan bir mâli şirket, dalgalanan faiz oranlarına karşı sabit bir faiz oranı anlaşması satmaktadır. Alıcı taraf, dalgalanan oran karşılığında sabit bir oran üzerinden faiz ödemesi şartı getiren bir anlaşma satın almaktadır.
Faiz oranı swap’ında satıcının kısa tarafa geçmesi yani sabit bir faiz oranı karşılığında dalgalanan bir oranda faiz ödemesi yapması, oranların düşeceğine olan inancındandır. Açıktan satış, vadeli satış oranların düşmesini sağlayarak tahvillerin fiyatlarını yükseltebilir. Bu olduğunda da tahvillere doğru bir hareketlilik başlar ki ahlâksız finans basını bunu “Amerikan doları ve hazine tahvillerinin güvenli cennetine kaçış” diye niteler. İşin aslı, grafiklere bakıldığında görülür ki Fed tahammül edilemez politikasını sürdürebilmek amacıyla ne zaman yüksek faizi engellemeye ihtiyaç duyarsa Wall Street, swap satmaktadır. Swap satışları, dolara doğru bir kaçış olduğu izlenimi yaratmaktaysa da gerçekte bir kaçış yoktur. Faiz oranı swap’ları gerçek varlıkların mübadelesini gerektirmez ve sadece faiz oranı hareketleri üzerine bahse girmekten ibarettir ki faiz oranı swap’larının hacmi için bir sınır yoktur.
Bu zâhiri sürtüşmeye bakan bazı gözlemciler, Wall Street yankesicilerinin işledikleri suçların cezasını çekmemelerinin sebebi olarak Fed’in Amerikan dolarını dünya parası olarak koruma politikasının esaslı bir parçası olmalarına işaret ederler. Fed ve bankalar arasındaki sürtüşme muhtemelen örgütlüdür ancak böyle olmak zorunda da değil. Fed’in sıfır faiz politikasından kazançlı çıkan taraf, bankalardır. O halde bunu desteklemek bankaların çıkarınadır. Örgütlü kasdi sürtüşme şart bile değildir. Külçe altın ve gümüşe gelelim. Gerald Celente ve diğer yetenekli kişiler, sağlam analize dayanrak altının ons fiyatının geçen yılın sonuna kadar 2.000 dolara varacağını öngördüler. Külçe altın ve gümüş on yıllık yükselişlerine 2011’de de devam ettiler fakat 2012 geldiğinde fiyatları aşağı seviyede kaldı.
Sunduğum analizden bakınca, külçe fiyatların tersine dönmesinin izahı nedir? Cevap yine açıktan/karşılıksız satış. Mâli sektördeki bazı bilgili şahsiyetler, Fed’in (ve muhtemelen Avrupa Merkez Bankası’nın) yatırım bankaları aracılığıyla açıktan/karşılıksız satış yaptıklarına inanıyorlar ki merkez bankaları havadan para basabildikleri için klavyede bir tuşa basıp herhangi bir kaybı garanti altına alabilirler.
İşin içindeki kişilerden aldığım bilgilere göre açıktan yapılan satışların alıcı tarafındakilerin sadece az bir kesiminin altın ve gümüş külçelerin teslimini istediklerini, çoğunluğun mâli uzlaşmayla yetindiklerini dolayısıyla da açıktan/karşılıksız altın ve gümüş satışının hiçbir sınırı olmadığını söylüyorlar. Açıktan satış, gerçekte altın ve gümüşün bilinen miktarını aşabilir.
Bu süreci yıllardır izlemekte olan bazı kişiler, devlet güdümündeki açıktan satışların uzun zamandır devam ettiğine inanıyorlar. Bankalar, devlet katılımı olmaksızın bile, kağıt üzerindeki altın ticaretinin hacmini kontrol edebilir ve kendi yarattıkları salınımda kâr yapabilirler. Son zamanlarda açıktan satış öylesine saldırgan ki külçe fiyatlarındaki artışı yavaşlatmakla kalmayıp fiyatlarını aşağı da çekmektedir. Bu saldırganlık, şikeyle işleyen sistemin dağılmak üzere olduğunun mu işareti yoksa?
Başka bir ifadeyle, milyonlarca dolarlık kampanya bağışlarıyla “yönetimimizi” seçen çıkar merkezlerini (Cumhuriyetçi Yüksek Mahkeme bunu artık meşrulaştırılmıştır) değil de güya bizi temsil eden “yönetimimiz”, biz vatandaşları, köleleri, çırak hizmetkârları ve “ülke içi aşırıları” Fed’in hovarda döviz/para politikasına karşı kendimizi ve geriye kalan servetimizi korumaktan mahrum bırakmak için elinden gelenin en iyisini yapıyor. Çıplak halde olan açıktan satış, fiziki külçelere artan talebin, külçe fiyatlarını yükseltmesini engellemektedir.
Jeff Neilson, hiç külçeleri olmadığı halde bankaların açıktan/karşılıksız külçe satışlarının bir diğer yolunu izah etmiştir. Nielson, JP Morgan’ın en büyük gümüş fonunun emanetçisi; en büyük açıktan gümüş külçe satışçısı olduğunu söylüyor. Külçe stoklarına ne zaman bir gümüş fonu ilave edilse, JP Morgan eş değerde bir miktarı açıktan satıyor. Açıktan satış, fiyatların yükselişini dengeliyor (ki artan fiyatlar işin sonunda fiziki külçelere olan talebi artıracaktır). Nielson, kaldıraçla külçe satın alanlara marj gereksinimlerinin artırılması, külçe fiyatlarını baskı altına almaktadır da diyor. Sonuç itibariyle, külçe piyasaları da tıpkı tahvil ve faiz piyasaları gibi manipüle edilebilmektedir.
Manipülasyonlar daha ne kadar devam eder? Ne zaman toplumsal bir sorun haline dönüşecek?
Tarihi kesin olarak bilebilseydik bir sonraki mega-milyarder biz olurduk.
Tahvil piyasasını ve Amerikan dolarını yakacak büyük yangına kıvılcım çakmak üzere bekleyen bazı katalizörler:
İsrail yönetiminin talebi doğrultusunda Suriye’den başlayarak İran’la devam edecek bir savaş; petrol akışını kesip Batı ekonomilerinin istikrarını azaltacak yahut ABD ve onun zayıf NATO kuklalarını Rusya ve Çin’le silahlı çatışmaya itecektir. Petrol fiyatlarının tırmanması ABD ve AB ekonomilerini sükut ettirecek ama Wall Street para kazanmayı sürdürecek.
Amerikan ekonomisinin gerçek durumu hakkında yatırımcıları uyandıran aleyhte bir ekonomik istatistik ki fahişe medyanın saptıramayacağı cinsten olmalıdır.
Çin’i küçümsemek; Çin yönetimi, Amerika’yı birkaç çıpa aşağı, üçüncü dünya statüsüne gönderme kararı alır ki trilyon dolar değerindedir.
Türev piyasalarında daha fazla hata işlemek. Mesela JP Morgan Chase’in son hatası buna benzerdir; Amerikan mâli sistemini tekrar sersemletmiş ve bize hiçbir şeyin değişmediğini hatırlatmıştır.
Liste uzundur. Ancak Amerika’nın hatalarına ve yoz mâli politikalarına dünyanın geri kalanının daha ne kadar katlanmak isteyeceği hususunda bir sınır vardır. O sınıra ulaşıldığı takdirde “dünyanın tek süpergücü” ve dolara endeksli araç sahipleri için artık her şey bitmiştir.
Mâli deregülasyın, evvelden işletmelere ve tüketicilere hizmet eden mâli sistemi, bahislerin örtülü olmadığı bir kumarhaneye çevirdi. Bu açık bahisler, Fed’in sıfır faiz politikasıyla birlikte, Amerikalıların hayat standartlarının ve zenginliğinin azaldığını ifşa etti. Tasarrufları ve (IRA, 401(k) tipi emeklilik hesaplardaki) yatırımları sayesinde yaşamını sürdüren emekli insanlar paraları karşılığında hiçbir şey kazanmamakta ve sermayelerini tüketmeye zorlanmaktadırlar; böylelikle varisleri mirastan da yoksun olmuş olacak. Birikmiş servet tüketiliyor.
İmâlat istihdamının başka ülkelere kaydırılmasının sonucunda Amerika ithalat bağımlısı bir ülke haline geldi; giyside, ayakkabıda yabancıların üretimine bağımlı. Dolar kuru düştüğünde ülke içindeki fiyatlar artacak, tüketim büyük bir darbe yiyecektir. Amerikalılar daha az tüketecekler ve hayat standartları çarpıcı biçimde düşecektir.
Washington’da, Wall Street’te ve büyük şirketlerin ofislerinde yapılan dev hataların ciddi neticeleri düşük faiz oranı gibi tahammül edilemez bir politika ve yoz bir finans basını sayesinde kapıdan uzak tutuldu ve bu esnada borçlar da dağ gibi arttı. Fed bu tecrübeden daha önce de geçmişti. II. Dünya Savaşı sırasında Hazine’nin savaş bütçesine katkıda bulunmak amacıyla faiz oranlarını düşük tutmuştu; böylelikle savaştan doğan borçların faiz yükünü asgariye indirmişti. Fed, borçlanma araçlarını satın alarak faiz oranlarını düşük tutmuştu. Savaş sonrası enflasyon, Fed ve Hazine’nin uzlaşmasıyla neticelendi (1951); anlaşmaya göre, Fed, borcu parasallaştırmaya nokta koyup faiz oranlarının artmasına izin verecekti.
Fed Başkanı Bernanke “çıkış stratejisinden” bahsedip enflasyon tehdidi olduğunda, paraları bankacılık sisteminden çekerek enflasyonu önleyebileceğini söyledi. Ancak bunu sadece tahvil satarak yapabilir ki faiz oranlarının artması demektir. Faiz oranlarında bir artış, türev yapısını tehdit edecek, tahvil kayıplarına ve özel-kamu borçlanma mâliyetinin artmasına yol açacaktır. Başka bir ifadeyle, borcu parasallaştırarak ortaya çıkacak enflasyonun önlenmesi, enflasyondan daha ivedi sorunları da getirecektir. Fed’in, sistemi çökertmek yerine, enflasyonla paranın satın alma gücünü azaltarak borçları eritmeye bakması daha muhtemel değil mi?
Enflasyon doların satın alma gücünü ve rezerv para birimi olma özeliğini er geç azaltacak ve ABD yönetiminin kredi değeri tükenecektir. Ancak Fed, politikacılar ve mâli gangasterler çarçabucak bir kriz doğmasını tercih edeceklerdir. Faiz swapları Hazine tahvillerinin fiyatını desteklemeye yaradığı müddetçe, açıktan altın ve gümüş külçe satışları külçe fiyatlarının artışını engellediği müddetçe, Amerika’nın yatırımcılar için güvenli cennet olduğu şeklindeki yanlış görüntüyü sunma hatasına devam edilebilir.
Ancak Amerikan bankalarının 230.000.000.000.000 dolarlık türev bahisleri kendi sürprizlerini getirebilir. JP Morgan Chasen türev piyasalarındaki 2 milyar dolarlık kaybının aslında daha fazla olduğunu kabul etmek zorunda kaldı. Daha nelerin olduğunu bekleyip görmek gerekiyor. Hazine Bakanlığına bağlı Para Otoritesine göre tüm türevlerin yüzde 95.7’i beş büyük bankanın elinde. 226 trilyon dolarlık türev bahsini elinde tutan beş banka, kaldıraçlı büyük kumarcılardır. Örneğin, JP Morgan Chase’in toplam varlığı 1.8 trilyon dolar fakat 70 trilyon dolar değerinde türev bahsi var elinde; elindeki herbir 1 dolarlık varlık karşılığında 39 dolarlık türev bahsi demektir bu. Böylesi bir banka, iflas bayrağını çekmeden önce bahislerin çoğunu kaybetmek durumunda değildir.
Varlıklar, risk temelli sermaye değildir şüphesiz. Para Otoritesi’nin raporuna göre, JP Morgan Chase’in 31 Aralık 2011 tarihi itibariyle elindeki türevler 70.2 trilyon dolar değerindeyken risk temelli sermayesi sadece 136 milyar dolar. Başka bir deyişle, bankanın türev bahisleri, bahislerine teminat olan sayıdan 516 kat daha büyük.
Bir banka için bundan daha gözükara ve istikrarsız bir durum hayal etmek zordur fakat Goldman Sachs en başarısızıdır. Bu bankanın 44 trilyon dolarlık türev bahislerini teminat altına aldığı risk temelli sermayesi sadece 19 milyar dolardı; yani bahisleri, risk temelli sermayesinden 2.295 kat daha büyüktü.
Faiz oranları üzerine bahsin tüm türevlerin içindeki oranı yüzde 81’dir. ABD borcunun artmasına ve artan parasallaşmaya rağmen Hazine tahvillerini destekleyen türevler bunlardır.
ABD’deki beş bankanın 230 trilyon dolarlık türev bahisleri GSMH’nın 15.3 kat fazlasıdır. Düzenlemeye tabi tutulmayan bankaların, Amerikan ekonomisinden 15 kat daha büyük bahislere girmesine izin veren bir siyasi sistem feci bir başarısızlığa doğru seyrediyor demektir.
Amerikan siyasi ve mâli sisteminde fantastik haldeki bir muhakeme yokluğunu duymayan kalmadığında, beklemekte olan bu felaket de gerçek olacaktır.
Herkes çözüm derdinde olduğu için ben de bir çözüm sunacağım. Amerikan yönetimi 230 trilyon dolarlık türev bahislerini iptal etmeli, hükümsüz olduklarını ilan etmelidir. Farazi değerlerle oynanan bu kumarda gerçek varlıklar olmadığından dolayı bunları iptal etmenin veya (karşı taraflar arasındaki karşı sözlemelerde) mahsuplaşmanın büyük tek etkisi 230 trilyon dolarlık kaldıraçlı riskin mâli sistemden atılmasıdır.Altına halkın imza attığı bahislerden kazanç elde etmeyi sürdürmek isteyen finans gangasterleri çığlık atıp akdin kutsallığından dem vuracaklardır. Ancak kendi vatandaşlarını katleden veya hukuk kurallarını çiğneyerek onları zindana tıkan bir yönetim ulusal güvenlik adına tüm akitleri sona erdirebilir. Şurası da kesin ki terörle savaşın aksine, mâli sistemi kumar bahislerinden arındırmak ulusal güvenliğe devasa katkıda bulunacaktır.
Kaynak: paulcraigroberts.org
Dünya Bülteni için çeviren: M. Alpaslan Balcı