'Türkiye Nasıl Kurtarılabilir?',
Prens Sabahaddin Bey'in 1913'te yayımladığı 'risale' veya uzunca makalenin başlığı idi. Prens Sabahaddin Bey'i, yakın tarihimizle haşır neşir olanlar dışında pek çok okuyucumuz bilmez. Bir ara, Türkiye'de liberalizmin kurucusu olarak tanıtıldı, ama pek fazla ilgi görmedi. 

Kendisi, İkinci Abdülhamid'in yeğeni (kız kardeşinin oğlu) idi, babası Damat Mahmut Paşa, eniştesi ile anlaşmazlığa düşünce, ülkeyi terk etti, Sabahaddin Bey babası ile gittiği Avrupa'da Jön Türk muhalefetine katıldı. Hanedandan olduğu için Batılılar onu 'Prens' olarak bilirler, sonra da bu unvanla anıldı. Ancak, Prens, fikirleri itibarıyla Jön Türklerin çoğundan ayrı düşmüştü.

Sonradan İttihat Terakki çizgisini belirleyecek olan merkeziyetçi anlayışa karşı, 'adem-i merkeziyetçiliği' savunuyordu. Fransa modeline karşı İngiltere modelini öneriyordu. Anglo-Saksonların, özel teşebbüs ve yerinden yönetim modelinin Türkiye'yi (yani o zamanki Osmanlı) kurtaracağını, iddia ediyordu. Siyasi çizgisini de, ilişkilerini de bu anlayış belirledi, İttihat ve Terakki'nin karşısında yer aldı, vs.

Aslında, Osmanlı'da, merkeziyetçilik tartışması, çok daha önceden Birinci Meşrutiyet öncesinde Mithat Paşa ile başlar. Şimdilerde liberal çizgiye yakın duran İslamcıların 'Ulu hakan'ı, İkinci Abdülhamid, bu siyasete karşı İttihat Terakki'den çok daha önce çok daha radikal bir tepki ile, (malum) Meşrutiyet'in ilanından kısa bir süre sonra, Meclis'i 33 yıl tatil etti.

Gerisi uzun hikâye, kısacası, döndük dolaştık, yine benzer bir yere geldik; soru aynı; 'Türkiye nasıl kurtarılabilir?' Tabii ki, yaygın deyişin aksine, aslında tarih tekerrür etmez. Etmez ama, bakın, dönüp dolaşıp, farklı çerçevelerde de olsa, benzer yerlerde dolaşabiliyoruz. Bazılarımız, korkularını Osmanlı'nın dağılışı travması üzerinden teyit ediyor, 'Dün bizi aynı yöntemlerle dağıttılar, bugün de aynı şeyleri deniyorlar' diyor. Diğer bazılarımız, 'Başımıza ne geldi ise İttihat ve Terakki siyasetinden geldi, ha İT, ha TC hiçbir şey değişmedi' deyip filmi oradan sarıyor. Dün, İngiltere, Fransa modelleri tartışılıyordu, yine öyle. Bezdirici bir tarihçilik, bunaltıcı bir model tartışmasıdır gidiyor.

Geçmişi öyle veya böyle gözden geçirmekte mutlaka fayda var.
Diğer taraftan, her defasında dünyayı yeniden keşfetmeye kalkmanın âlemi yok, madem demokrasi denilen şeyin, iyi kötü en önemli referansı Batı deneyimi, tabii ki dikkate almaya değer. Ama, bügünden ve buradan kaçmanın yolu yok.

O nedenle, bugünü ve burayı daha iyi anlamaya çalışmanın daha iyi yolları olmalı.

Tarih, analiz, fikir, zikir, her şey iyi güzel de, sonuçta, Kürt vatandaşı 'bölücü' diye görmeye başlayan vatandaşı bu hezeyandan kurtarmanın yolunu bulmak lazım. Bu vatandaşı, dünya tarihi ve sınıf analizi yaparak ikna etmenin pek işe yarayacağını sanmıyorum. Bu analizi anlayacak adam zaten, toplumsal barış açısından ciddi bir tehlike arzediyor olamaz. Aklı bunlara eriyorda, inatla ipi geriyorsa, en iyisi üzerine bastığı zemini ortadan kaldırmaktır.

O zemin, gerilen iplerin bulduğu toplumsal karşılıktır.
Ortalama bir Kürt, Türk ve geri kalan ne varsa, asgari bir vasatda buluşabilecekse, söylediklerimiz bu işe yarayabilecekse bir anlamı olacak. O nedenle, ne yapıp edip, o dili kurmaya çalışalım. Mesela, dağa çıkan Kürdü anlayan, bölünme korkusuna kapılan Türkü de anlamaya çalışırsa, sahici bir dil kurulur. Yoksa, ortalama vatandaşın gözünde 'okur-yazarlar bir olmuş Kürtleri kayırıyor' tablosu oluşuyor. Faşizan eğilimler, anti-entellektüelizm üzerinden yürür. Bu cehenneme giden yolu ellerimizle döşemenin âlemi yok. Toplumları suçlamak kolaydır, dönüştürmek zordur, niyetimiz halisse işimiz ikincisi, unutmayalım! Prens gibi, sonradan 'beni anlamadılar, Türkiye o nedenle kurtulmadı' diye hayıflanmayalım. 

Kayunak: Radikal