Bir ülkenin demokratikleşmesi için, tek tek her vatandaşın ‘kusursuz demokrat’ olması gerekmez. O nedenle, vaktiyle başörtüsü mücadelesi yapan kızlara, ‘madem bir özgürlük talep ediyorsunuz, diğer bütün özgürlük hareketlerine katılın, feminist dernekleri destekleyin’ dayatmalarını haksız bulmuştum. Kürtler için de benzer bir şey söylüyorum, Kürtlerin önceliklerinin kendileri için istedikleri kültürel haklar olması, demokratikleşme için illa bir zaaf olarak görülmemeli. İşçi, emekçiden, işadamlarının haklarını da savunmasını bekliyor muyuz?

O nedenle, ‘herkes kendine demokrat’ ithamını yaparken daha ince düşünmek gerektiğine inanırım. Her kesim ve talebin kendi öncelikleri etrafında hak ve özgürlük arayışı içine girmesiyle demokratik bir dinamik, atmosfer oluşabilir, siyasal sistemleri esnetebilir. Şahsen benim ve birçok demokratın, din ve vicdan özgürlüğü yönündeki talepleri de, Kürt meselesi etrafında oluşan muhalefeti de, demokratikleşme adına bir umut olarak görüp, destekleme nedenimiz budur.

Ancak, demokratikleşme, hak ve özgürlük arayışı içinde olan tüm taraf ve çevrelerin asgari bir demokrasi anlayışına sahip olması ile mümkün olur. Aksi takdirde, olay çatışma, çekişme ve düpedüz iktidarın el değiştirmesi sürecine dönüşür.
Halihazırda Türkiye’de olan budur.

Son Ergenekon dalgası, komutanların gözaltına alınması üzerine farklı yorumlar üzerine söylenecek hiçbir şeyim yok. Olayın tümü, bize yansıyan kısmıyla hiçbir şeyi doğru dürüst izah etmiyor, tam tersine daha da karanlık hale getiriyor. Bu Ergenekon dalgasının da yine, geçmişteki benzerlerini hatırlatır biçimde ve bu kez ‘Savcılar kavgası’ üzerine gelmesi, yaşadıklarımızın biz fanilerin çözebileceği şeyler olmadığına, çok bulanık bir tablonun varlığına işaret ediyor.

Ergenekon sürecini, asker sivil ilişkisinin normal demokratik sınırlar içine çekilmesi mücadelesi olarak görüp önemseyenleri anlarım. Ama bu heyetin, bu süreç içinde türlü çelişki ve haksızlıkları ısrarla görmezden gelmesini, bariz tuhaflıkları hiç sorun etmeden demokratikleşmeye yormalarını anlamam mümkün değil. Yine, bir yandan demokratikleşme derken, diğer yandan, Tekel işçilerinin eylemlerini bile Ergenekon ile bağlamaya çalışan, Soğuk savaş dönemi diliyle ‘ideolojik’, ‘PKK bağlantılı’ diye takdim edebilen bir siyasi ortamı mazur görmelerini anlamam da mümkün değil.

Ve nihayet, geldiğimiz noktada, bir iktidar milletvekilinin, (Ahmet Aydoğmuş- Çorum), bir toplantıda, ‘Bu iktidara karşı çıkanların kanlarını tahlile yollamak lazım. Bu kanı bozuklar gizli sözleşmeler yaparak ihanet etmişlerdir’ diye başlayıp aynı vehamette devam eden konuşması, tüm bu genel tablodan bağımsız, bir ‘istisna’ olarak görülemez. Tüm iktidar partisi mensuplarının aynı kafada olduğunu asla düşünmüyorum. Ancak, mevcut iktidarın içinden çıktığı düşünsel-siyasal gelenek, öteden beri ‘kanı bozukluğu’ sorun etmiş, birçok tarihi siyasal olayı bu çerçevede görmüş bir gelenektir. Bu siyasi geleneğin baş tacı ettiği Necip Fazıl, Meşrutiyet deneyimini doğrudan, Cumhuriyet’i dolaylı olarak, dönme-siyonist komplosu olarak okuyan biriydi. Bu milletvekilinin, mevcut asker-sivil çatışmasını Yeniçeri-devşirme terimleriyle izah etmesi de tesadüf ve istisnai bir olay değil. Bu yaygın ve sorunlu bir tarih okumasının tezahürü. Bu tarih okumasından kalkıp, Ergenekon’u ‘kanı bozukları tasfiye’ diye anlamak işten bile değil.

Demokratikleşeceğiz diye girişilen bir büyük iktidar davasında, işin içine bir de bu zihniyetin hortlaması girerse vay halimize. Ben, mevcut partinin İslamcı geçmişini, ona karşı bir baskı aracı olarak kullananlara hep karşı çıktım. Ancak bu zihniyet dünyasının sorunsuz olduğunu da hiç düşünmedim. Bence, insanlar bugün ne diyorlarsa onunla değerlendirilmelidir diye düşündüm.

Tam da bu nedenle, bugün söylediklerini, üsluplarını, uygulamalarını ve bunlar arasındaki uyuşmayı, ciddiye almaktan yanayım. Hele de, demokratikleşme adına tüm umutlarını bu siyasi heyete bağlayan geniş bir çevrenin olduğu bir ortamda, demokratikleşme diyen siyasi çevrenin zihniyet dünyasını ciddi biçimde sorgulamak ihtiyacı doğduğunu düşünüyorum. Şimdiye kadar kimseyi, gerçek zihniyetlerini gizlemekle itham etmedim, bu tür kuşkuculuğa sonuna kadar karşı çıktım. Şimdi gelinen yerde, ‘sarmısağı gelin etmişler kırk gün sonra kokusu çıkmış’ süprizi ile karşılaşmak istemem. Ama bu kötü sürprizlerin artmasının beni tedirgin ettiğini söylemek zorundayım.

Kaynak: Radikal