Değişen toplum ve dünya karşısında değişmekte zorlanan devlet cihazının ürettiği sorunlar siyasi hayatımızın temel sorunları olmayı sürdürüyor.

Zira sorunları yok saymak, siyasetten koparıp devletleştirmek ve asayiş mantığına hapsetmek bu ülkede değişmeyen çizgilerden birisi…

Bu çizgi üzerinde yıllar içinde sistemin kilit noktaları "devletleştirildi", başka bir deyişle siyaset, her türlü tartışma, etkileşim ve talebin devre dışı bırakıldığı devlet alanına hapsedildi.

Devlet karşısında siyaset…

Öz bu…

Ama hemen eklemek gerekir, aktörleri itibariyle bu ikili arasında ayrımlar kadar ciddi benzerlik noktaları da bulunuyor.

Nitekim hemen her zaman siyaset devletleşmiş ve tekleşmiş karar mekanizmalarının mağduru olduğu oranda sorumlusu olmayı da sürdürmüştür.

Devletin siyaset tasavvuru ne denli çarpık olmuş, buradan hareketle türlü meşruiyet krizleri nasıl arka arkaya patlamışsa; siyasetçinin toplumsal tasavvuru da o denli çarpık ve meşruiyet fikrinden uzak olmuştur.

Devlet, kendi iktidarı ile siyasi iktidarı ne denli birbirinden ayırmışsa, siyaset de toplumsal meşruiyetle kendi meşruiyeti arasına her seçim sonrası o denli kalın çizgiler çizmiş, toplum-siyaset bağının, demokrasinin ana mekanizmasının örselenmesine katkıda bulunmuştur.

Sonuç kalıcı olmuştur:

Toplumun devre dışı kalması, siyasetin meşruluğunu devletten almayı tercih etmesi, bir siyasetsizlik…

Bu durum aslında merkezçi ve ataerkil geleneklerle yoğrulmuş bu toprakların yapısal bir sorunudur.

Bir yönüyle mesele, devletin "toplum tasavvuru"yla, yani siyasete hareket kabiliyeti son derece sınırlı, değiştirme gücü yok denecek kadar dar bir alan bırakmasıyla ve asli gücün değiştiren değil; kollayan, devlette yığılı nemaları nimet halinde dağıtan tasavvuruyla ilgilidir.

Diğer yönüyle siyaset ve siyasetçinin toplum tasavvurunun olmamasıyla ilgilidir. Siyasetçi, tüm toplulukları farklılıklarıyla ele alan, onların ortak paydasından, etkileşiminden hareketle oluşturduğu bir toplum tasavvur etmez. Bunu, yeknesak ve muğlak bir bütünü ifade eden, aslında savunduğu cemaatin bizzat kendisi olan millet kavramıyla ya da farklı olanı yok sayan milli irade kavramıyla ikame eder.

AKP'yi iktidar yapan husus da, kanımızca bu çift yönlü soruna toplumsal yapının ciddi bir tepki vermesi, toplum-siyaset, siyasi karar-toplumsal talep bağını kendi eliyle tesis etmek arzusuydu…

AKP'yi diğer siyasi iktidarlardan farklı kılan da aynı husustur.

AKP tabanı da, parti merkezini değişmez, salt karizmatik, yönlendirici liderlik olarak algılamaktan çok, talepleri yoluyla doğrudan ilişki kurabildiği bir yapı olarak görmekte ve meşruiyeti bu ilişki çerçevesinde sunmaya, vermeye devam etmekteydi.

Ne var ki, bugün itibariyle AKP yöneticilerinin bu özelliği tam olarak görebildiği şüphelidir.

Sonuç olarak siyasi hayata bugün, özellikle son dönemlerde artan bir biçimde siyasetsizliğin başka bir şeklinin egemen olma riski vardır.

Tartışmaların yapılmadığı, kamuoyu eğilimlerinin dikkate alınmadığı, AKP varlığı ile politikalarının özdeş ilan edilerek her girişimin doğrulanmaya çalışıldığı bir siyasetsizlik şeklidir bu.

Kürt sorunu bu konuda açık bir örnek…

Özellikle Hasan Cemal'in yaptığı görüşmeden ürken bir siyasi iktidar tavrı buna açık bir örnek… Verilen beyanaatlar, alınan tavırlar siyasetsizlik üzerinden bir tutum üretmenin açık göstergeleridir.

Böyle oldukça kritik konularda, özellikle Kürt meselesinde alınan kararların sadece içerikleri anlamsız hale gelmekle kalmamakta, sorunun muhatapları, tarafları tümüyle devre dışı bırakılmakta ve tartışma kaba ideolojik bir kisveye bürünmektedir.

Toplumsal değişime ayak uyduramayanlar bunun faturasını hep ödemişlerdir; sadece onlar değil tüm Türkiye bu faturayı ödemek zorunda kalmıştır.

Siyaset hem toplumsal iradeyi hem milli iradeyi bir arada görmek, sağlamak meselesidir.

Kaynak: Yeni Şafak