Ankara'da bir satranç oynanıyor. İki taraf da sis perdesi arkasında gizleniyor, kavgayı kah Anayasa Mahkemesi, kah Ergenekon davası ve Taraf üzerinden götürüyor.
Kavganın özünde, askerin 'bize karşı asimetrik savaş var', hükümetin ise 'ordu bizi bitirmek istiyor' kaygısı var.
Balyoz haberleri çıkalı beri hükümetin önemli bakanlarıyla konuşuyorum. Taraf'ta yayımlanan planlara sonuna kadar inanıyorlar. 'Ateş olmayan yerden duman tütmez. Ayışığı, Sarıkız, Kafes ve diğer planlar yok muydu?' diyorlar. Önemli bir isim, son 7 yılı sürekli ordunun el altından AK Parti'yi devirmeye çalıştığı dönem olarak tanımlıyor.
Garip çünkü iki taraf da kendisini özsavunmada, karşısındakini de saldırgan olarak görüyor. Bu arada Genelkurmay Başkanı ve Başbakan her hafta buluşuyor, tokalaşıyor, kameralara poz veriyor.
Hükümette konuştuğum bakanların askerden beklentisi, köklü bir 'zihniyet reformu', şeffaflaşma, sivil siyasetten el çekme. Balyoz sonrası tansiyon yüksek, tolerans düşük. Bu kez soru işareti, tereddüt az. Dursun Çiçek ve Balyoz'da hukukun işlemesi ve gerekirse üst düzey isimlerle ilgili işlem yapılmasını istiyorlar.
Ancak askerle mevcut güvensizlik ortamında bu adımlar zor gözüküyor. Nasıl ki hükümet kendine karşı bir istikrarsızlaşma operasyonu olduğu düşüncesinde ise, asker de bir operasyonun hedefinde olduğuna emin.
Hükümetin B Planı, ilkbaharda yapılabilecek hızlı bir anayasa değişikliği. Neden? "Çünkü iktidarız ama muktedir değiliz. Muktedir olabilmek için yargıda reform ve yeni anayasa şart."
Değiştirilecek maddeler arasında askeri yargının sınırlarının daraltılması ve parti kapatmanın zorlaştırılması var. Hükümet, oyununu AK Parti'ye yönelik yeni bir 'kapatma davası' açılabileceği ihtimaline göre kuruyor.
Böyle bir senaryoda hızlı bir anayasa değişikliğiyle parti kapatmayı zorlaştırmak istiyorlar.
Eğer bu arada kapatma davası açılırsa, anayasa değişikliği referandumunun, AK Parti ve sivilleşmeye güvenoyuna dönüşeceği, 2007'de olduğu gibi mağdur gözüken AK Parti'nin mevcut oy oranının kat kat üzerinde bir oy alabileceği düşüncesi var.
Sonra? Sonra da seçim. En tepede asker ve hükümet arasında hızlı ve kalıcı bir uzlaşma olmazsa, fırtınalı günler devam edecek.

Batı, Balyoz değil El-Kaide peşinde

Okurlardan gelen maillerde, Balyoz skandalının dünyada nasıl yankılandığı, özellikle Washington'un bakışının ne olduğu soruluyor.
Önceki yazılarımda, yabancı uzmanların analizlerinde TSK'nın son yıllarda yaşadığı siyasi erozyon ve imaj sıkıntısının 'irreversible' (geri dönüşü olmayan) diye tanımlandığını, yani dış dünyanın artık ordunun siyasette etkin olduğu günlerin 'geri gelmeyeceği' analizinde birleştiğini yazmıştım.
Bunun tek nedeni Türkiye'deki iç dinamikler ve ordunun 27 Nisan'dan bu yana üst üste 'hata yaptığı' izlenimi değil.
Bir de dış konjonktür var. Soğuk Savaş döneminde 'cephe ülke' olarak şekillenmiş Türk ordusu, kendini 11 Eylül sonrası düzende, 'olmazsa olmaz' bir güç haline getirebilmiş değil.
Silahlı Kuvvetler'i iyi tanıyan Fatih Çekirge, birkaç gün önce Hürriyet'te 'Asker! O görev bitti artık!' yazısıyla bu durumu özetledi. Soğuk savaş düzeninde Batı dünyasının Türk ordusuna yüklediği misyon, NATO bünyesinde Rusya'ya karşı durabilecek geniş/kalabalık bir 'konvansiyonel' güç barındırmak ve içerde ülkenin komünizme kaymasını engellemekti.
Bu yüzden yıllar yılı TSK'nın siyasete müdahale etmesine, darbe yapmasına göz yumuldu. Bu yüzden TSK'nın 'iç tehdit' değerlendirmesi var; bu yüzden İç Hizmet Kanunu'nun 35'inci maddesindeki 'Cumhuriyeti koruma ve kollama' görevi 'kendi halkından korumak ve kollamak' olarak yorumlanıyordu.
Ancak artık ne Soğuk Savaş var, ne komünizm! Washington'da, Londra'da, Paris'teki kozmik odalarda tartışılan El Kaide, Afganistan, Irak, Pakistan...
Batı'nın şu anki derdi, komünizmi durdurmak değil, El Kaide'yi, terörü, uyuşturucu kaçakçılığını engellemek, Pakistan'ın parçalanmasını ve Afganistan'ın Talibanlaşmasını önlemek.

Hâlâ düzenli ordu

İşte bu noktada hâlâ 'konvansiyonel' bir güç olarak şekillenmiş Türk ordusunun global güvenlik açısından eskisi kadar hayati önemi yok; ancak Türk istihbaratının, polisinin ve mevcut hükümetin önemi artıyor...
Nasıl mı? Bakın bu hafta emniyetin çeşitli illerde eşzamanlı yaptığı operasyonlarda 120 El Kaide militanı yakalandı. Büyük rakam. Muhtemelen Afganistan'da uzantıları var.
Sizce Pentagon'da Türkiye'yi izleyen bir kararverici, kozmik belgelerini koruyamamış, darbe planları çarşaf çarşaf gazetelerde yayımlanan bir orduyla ilişkisine mi yoksa El Kaide'yi çökerten kolluk gücüne mi şükretmiştir?
Devam edelim. Bugün İstanbul'da çok kritik bir Afganistan zirvesi başlıyor. Ankara, Afgan ve Pakistan liderlerini, asker ve istihbaratçılarını bir araya getiriyor.

Taliban'la arabulucu

Reuters'a konuşan bir Pakistanlı yetkili, Türkiye'nin kapalı kapılar ardında Taliban'la da "gizli arabuluculuk" yaptığını söylüyor. Sizce bu tabloda bir NATO yetkilisi Balyoz planını yapan 1. Ordu'yu mu yoksa Taliban'la gizli pazarlığı yürüten insiyatifi mi önemseyecektir?
Yine aynı zirvede polisin (TADOC) Afganistan'da uyuşturucuyla mücadeleye katkısı ve Türkiye'nin Taliban medreselerinin pençesindeki Afganistan ve Pakistan'da eğitim için yapabilecekleri tartışılacak. (Ankara Pakistan'da meslek eğitimi ve imam hatip tarzı modern dini eğitim kurumları için ön ayak oluyor; ayrıca Pakistan ve Afganistan'da medreselere alternatif Fethullah Gülen okulları var.)
Bütün bunları askeri önemsizleştirmek için yazmıyorum. Kuşkusuz TSK, NATO'nun en önemli ordularından, cumhuriyetin de temel unsuru.
Ancak okurlar, Balyoz ve Türk ordusu dış dünyada nasıl görünüyor diye soruyor. Dost acı söyler. Bunları alt alta koyunca bana öyle geliyor ki Batı'daki ibre, artık gönülsüz bir ordu yerine, hızla El Kaide'yle asimetrik mücadeleyi götürebilecek hevesli bir istihbarat işbirliğine kaymakta.

Gazeteci listesi kafa karıştırdı

Balyoz harekâtının sinir bozucu detaylarını okudukça moral bozukluğu yaşamamak mümkün değil. Senaryo çalışması nerde bitiyor, darbe taslağı nerde başlıyor hâlâ bilemiyoruz.
Genelkurmay'ın Fikret Bila'nın haftasonu yaptığı röportajda gözler önüne serilen mütereddit tutumu, 'ateş olmayan yerden durman çıkmaz' dedirtiyor.
Yine de detaylar önemli. Belli ki Taraf'ta yayımlanan plan, Ergenekon soruşturmasında bir avukatın bürosunda ele geçen meşhur 51'inci DVD'den çıkıyor.
Fakat DVD'de tam ne olduğunu bilemiyoruz çünkü DVD 'çizilmiş', yani birileri delil karartmaya çalışmış.
Peki bu DVD'ye eklemeler yapılmış olabilir mi? Taraf'ın yayımladığı 'Faydalanılabilir' ve 'Tutuklanacak' gazeteciler listesiyle ilgili soru işaretleri yabana atılacak gibi değil.
Tutuklanacaklardan Emre Aköz'ün o dönem siyaset yazmadığı son günlerde konu edildi. 'Faydalanılabilir' listesindeki Yılmaz Özdil, o dönem işsiz olduğunu, zaten de yıllar boyu gazete mutfağında çalıştığını söylüyor.  Kadri Gürsel, o dönem Milliyet'te dış haberler müdürü olduğu için kamuoyunda tanınmadığını, Ruşen Çakır 2003 yılında anti-militarist tutumunun bilindiğini söylüyor. Liste uzun.
Darbe hükümetinin olası bakanlarından da isyan var. İnsan ister istemez kuşkulanıyor. Acaba birileri, 'Nasılsa bu DVD bozuk' diyerek Çetin Doğan'ın darbe planlarını biraz soslayarak medya için daha cazip hale getirmiş olabilir mi?