Şu günlerde Batı'nın ve dünyanın İslam'a yönelik tutumları gündemde. Myanmar Müslümanlarına yönelik Budist protestoların manzarası İslam dünyasının dikkatini çekiyor.
İlkesel açıdan şiddet belirli bir dine bağlanamaz. 2005 yılında Çin'de 19'uncu yüzyılın sonlarında ve 20'nci yüzyılın başlarında ortaya çıkan 'Boxer ayaklanması' olayını araştırmıştım. 'Göğün krallığı' o vakitler karşılık veremediği yabancı işgalle mücadele ediyordu. Bu şiddet ve terör aşağılanmanın karşılığıydı. Özetle dini ne olursa olsun bir milletin sürekli aşağılanması teröre başvuran bir nesil çıkarabilir.
Müslümanlarda Batı'nın İsrail'e olan sınırsız ve mantıksız desteği hariç Batı'ya yönelik belirli bir düşmanlık yoktur. İsrail'deki aşırılar bu gerçeği Batı'ya ve dünyaya unutturdular. 11 Eylül 2001 saldırısı gerçekleştiği zaman iki taraf (İslam-Batı) arasındaki düşmanlık doruğa çıktı. Diyalog, dinlerin, kültürlerin ve uygarlıkların diyaloğuna yönelik çağrıların geçmişte bir benzeri yaşanmamıştı. Ardından aynı İslam mezhepleri ve aynı ülkenin evlatları arasındaki diyaloğun sadece İslam dünyasında değil, dünyanın farklı bölgelerinde de önemli yankıları olmuştu. İslam ile Batı arasındaki tarihi ilişkilerin yapısı bağlamında bizler Batı'nın birçok cepheden İslam fetihleriyle tehdit altında olduğunu gözlemliyoruz. Sonra Osmanlı Türkleri atları ve adamlarıyla Doğu Avrupa'ya geldiler ancak ortada İslam ile Batı arasında bir başka uygarlık noktası vardı. Avrupa'nın Rönesans hareketi İslam uygarlığının avantajlarından istifade etti ancak bu yön de unutuldu ve Batılılar göz ardı ettiler.
İslam'ın etkisinin ortaya çıkarılması isteniyorsa Tunus ve Mısır gibi Arap ülkelerinde yaşandığı gibi nihayetinde ortaya çıkması gereken tarihi gerçeğin ibrazı için devasa bir çaba harcanmalıdır. Tunus ve Mısır Batı'ya yönelik tarihi düşmanlığı aştılar ve İslami köklere sahip hareketlerde bir Batı duyarlılığı gördük. İslam ile Batı arasındaki ilişkilerdeki bu yeni gelişmenin iki tarafın anlaşması için tarihi bir giriş kapısını temsil etmesi mümkün. Her şeyde suçu Batı'ya atmak adil değil. Batı toplumlarındaki Müslüman nesillerin davranışları ideal değil. Bu uzaklaşmacı davranış bir ölçüde halihazırdaki tablonun sorumlusu. Ayrıca İslam mezhepleri arasındaki anlaşmazlık bazı Müslümanları kendi mezheplerinden olmayanları terörle suçlamaya sevk etti. Suudi Arabistan Kralı Abdullah'ın çağrısı ile İslam mezhepleri arasında başlatılan diyalog, bir Müslüman'ın sürmesini istemediği bu üzücü durumun üstesinden geldi. Çünkü böyle bir üzücü durum Müslümanlar arasında bir iç savaşa götürebilir. Uluslararası toplum ise bu savaşı sadece izler.
Batı dönemi ile İslam dönemi arasındaki fark sadece birkaç asırdır. Bu zaman farkını aşmak için ilave çaba harcamak ve İslam medeniyetinin kazanımlarının etkin tanımını yapmak kaçınılmaz. Bu kanaatin Müslümanlarda mevcut olduğunu göremiyoruz. Müslümanlar insanlık medeniyeti trenine ancak inanırlarsa binebilirler. İslam, çoğulcu bir insanlık toplumu kuran ilk dindir ve Endülüs'te Yahudi filozof İbni Meymun'un içlerinden İbni Rüşt ve İbni Haldun'un çıktığı Müslüman filozof arkadaşlarıyla beraber yaşadığını görmemiz kanıt olarak yeterli. İbni Rüşt teorik felsefe, İbni Haldun ise tarih felsefesi alanında uzmandı.
İslam medeniyetinin bunların yanı sıra ahlak, sanat ve adil toplumun kurulması noktasında Batı'ya başka armağanları da oldu. 'Rüşdçülük' Avrupa üniversitelerindeki ilk rasyonel ekoldü ve bu üniversiteler Avrupa şehirlerinin Endülüs'teki İslam şehirlerine benzer şekilde kurulması sonrası ortaya çıktı.. Avrupa ve Endülüs'te durum böyle. Çin'de ise İslam ve Müslümanlar için onurlu bir uygarlık Rönesans'ı var. Endonezya ve Malezya gibi Müslüman Uzakdoğu ülkelerinde İslam, ordular, filolar ve fetihlerle değil, Arap yarımadasının güneyinden tüccarların çabasıyla yayıldı. Bu da üzerinde düşünmeye ve tefekkür etmeye layık bir olgudur.
Birleşik Arap Emirlikleri gazetesi El Haliç 21 Eylül 2012
Kaynak: Zaman