Kabil’deki helikopter kazasında 12 askerimizin şehit olması üzerine CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu’nun “bizim Afganistan’da ne işimiz var” şeklindeki sözleri, bu dost ülkedeki Türk askeri varlığı hakkında bir tartışmaya yol açtı. Buna çeşitli kesimlerden gelen tepkiler, Türk kamuoyunun genelde Türk askerinin Afganistan’da bulunmasına karşı olmadığını ortaya koydu.
Şimdi de benzer bir soru ile Suriye meselesi tartışmaya açılmış bulunuyor.
CHP lideri “bizim Suriye’de ne işimiz var” ifadesini kullandığı önceki günkü konuşmasında hükümete şöyle seslendi: “Neymiş, Suriye’de tampon bölge kurulacakmış. Bu, savaş ve işgaldir... Birilerinden tampon ya da taşeron olmaktan vazgeç. Birilerinin tamponu, taşeronu olmak zorunda mısın?”
Bu sözler Türkiye’nin Suriye’ye “birileri”nin “taşeron”u olarak, yani daha açıkçası ABD’nin veya Batı’nın hesabına ya da onların talebi ile bir “tampon” bölge kurmaya hazırlandığı ve bunun da “savaşa ve işgale” kadar gideceği görüşüne dayanıyor.
Bu gerçekten öyle mi?
Bu sözler bize daha çok, komplo teorilerine yatkın, kolaycı ve popülist bir yaklaşımın ifadesi gibi geliyor.

Kim kimden yana?
Hükümetin Suriye politikasında kuşkusuz eleştirilecek noktalar vardır. Ama Ankara’nın bu politikayı “birilerinin taşeronu” olarak izlediği ve bu yüzden Suriye meselesine bulaştığı iddiası gerçeklere uygun görünmüyor.
Ankara şimdiye kadar Suriye konusunda kendi inisiyatifini kullandığı gibi, zaman zaman müttefikleri ve diğer dost devletler ile birlikte de hareket etmiştir. Nitekim krizin başında Türk diplomasisi, Esad’ı yola getirmek için girişimlerini sabırla sürdürürken, Washington’u da bu çabaların sonucunu beklemesi için ikna etmeye çalışmıştır.
Krizin daha sonraki aşamasında Türk hükümeti Esad’dan umudunu kesmiş ve ona karşı tutumunu sertleştirmiştir. Bu kez de Ankara, dost ve müttefiklerini Suriye’deki trajik olaylara seyirci kalmamaya, daha aktif baskı politikaları uygulamaya çağırmıştır.
Gelinen noktada halen Türkiye, gerek ABD ve Batı ile, gerekse Arap Birliği ile ve de yakında İstanbul’da toplanacak olan “Suriye’nin dostları” diye anılan ülkelerle, aynı safta yer alıyor.
Bu Türkiye’nin “birileri’nin taşeronu” olduğu anlamına mı geliyor? Ankara’nın bu izlenimi vermemesi için (veya böyle bir komplekse kapılmamak için) mutlaka ABD’ye ve Batı’ya karşı bir tavır alması mı gerekiyor? Üstelik, Türkiye İran krizinin en sıcak günlerinde Brezilya ile birlikte hareket edip ABD’nin politikasına ters düşen bir tavır almak cesaretini göstermedi mi?
Türkiye’nin kendi çıkarları gerektirdiği hallerde müttefikleri ile birlikte hareket etmesinde ne gibi bir anormallik var? Suriye Türkiye’nin kapı komşusu. Orada olup bitenler öncelikle Türkiye’yi ilgilendirir. Tabii ki bu Türkiye’nin bu komşusuna karşı “savaş” açmak ya da “işgal” etmek hakkını vermez. Gördüğümüz kadarıyla Ankara’nın da böyle bir arzusu ve niyeti de yoktur.

Yalnız Türkiye mi?
Nitekim bütün resmi beyanlar şunu gösteriyor ki, Türkiye Suriye’ye karşı herhangi bir askeri müdahaleye karşıdır. Bu konuda dostlarını da uyarmaktan çekinmemektedir.
Ayrıca Türkiye sözü çok edilen “tampon” bölge konusunda da kendi başına hareket etmeyi düşünmüyor. İnsani yardımın ulaştırılması, mülteci sorununun çözümlenmesi için, gereken “koruma önlemleri”nin de uluslararası bir mekanizmanın kontrolünde alınmasını istiyor.
Yani açıkçası bunun örneğin BM nezaretinde, uluslararası (tercihen bölgesel) bir güvenlik gücü ile -ve de Şam’ın onayı ile- hayata geçirilmesi gerektiğine inanıyor...
BM ve Arap Birliği özel temsilcisi Kofi Annan’ın bu kez Rusya ve Çin’in de desteğiyle gerçekleştirmeye çalıştığı şey de bu değil mi?

Kaynak: Milliyet