“Uzun zamandır görüşmediğim bir dostum telefonun diğer ucunda sitem ediyordu. Kendisini arayıp sormadığım, onu merak etmediğim için suçluyor, paylaştığımız onca güzel şeye rağmen bu ihmali hak etmediğini söylüyordu. Kendimi savunmama izin vermeyeceğini bildiğim için, sen neden aramadın demedim, sessizce onu dinledim. Oysa aradan geçen zaman içinde ben de pek çok şey yaşamıştım. Sadece, haklısın diyebildim…”
Her durumda anlaşılmayı bekleyen insanlar vardır. Yalnızca kendilerinin sorunları olabileceğine, yaşadıkları psikolojik süreçlerin tahmin edilmesi gerektiğine, kendi ihtiyaçları dışında bir öncelik olamayacağına gerçekten inanırlar. Onlarla bir ilişki sürdürmenin ip üstünde yürümekten farkı yoktur. Her an kopmaya hazır bir bağın, onlara göre hep ihmal eden, ilişkiyi beslemeyen tarafı karşıdakidir. Bir adım attığınızda ilk duyduğunuz cümleler hep sitem içerir.
Eğer yakın ilişkide olduğunuz kişilerle, sürekli “anlaşılmama”, “yeterince sevilmeme”, “değersiz hissetme” sorunları yaşıyorsanız, belki de o sitem eden kişi sizsiniz! Mutsuzluk ve yalnızlık duygusu peşinizi bırakmıyorsa, karşıdan beklediğinizi asla bulamıyorsanız, insanlar sizin ne istediğinizi tam olarak anlamıyorsa ortadaki sorun her zaman diğerinde olmayabilir.
Şimdi iki tarafı da anlamaya çalışalım.
Sevilmek, özlenmek, anlaşılmak, değerli hissetmek hepimizin beslendiği duygulardır. Sevdiklerimizin beklenmedik sürprizleri, ihtiyaç duyduğumuz anlardaki hoşgörüleri, huysuzluklarımıza gösterdikleri sabırları bizi mutlu eder, onurlandırır. Ancak çoğunun hoşnut olduğu bu durum, bazılarımızda aynı şekilde karşılık bulmaz. Önceki yazılarımızda da değindiğimiz gibi özellikle narsistik özellikler gösteren kişiler kendilerine verilen kıymeti hiçbir zaman yeterli bulmazlar. Kendi içlerindeki derin “değersizlik” inancı, sevildiklerine inanmalarına izin vermez. Her zaman kendilerinin aranılıp sorulmasına, kendilerinin gündemdeki konularıyla ilgilenilmesine gereksinim duyduklarından, karşılarındaki kişinin beklenti ve ihtiyaçları konusunda fikir yürütemezler.
O kişi ben miyim diye düşünüyor musunuz? O zaman derin bir nefes alıp rahatlayabilirsiniz. Çünkü gerçek bir narsistin kendisine dışarıdan bir gözle bakabilmesi, hatalarıyla yüzleşebilmesi neredeyse imkânsızdır. Kendilerine dışarıdan bakabilen, acaba bu özellikler bende bulunuyor mu diye düşünebilen kişiler için hala bir şans vardır. İsterlerse, ilişkilerde yaptıkları hataları fark edebildikleri ölçüde kendilerini düzeltebilirler. Asıl tehlikeli olan, “bu kişiler olsa olsa diğerleri olabilir” diyenler için geçerlidir.
Her anlaşılmak isteyene bir aşırı anlayışlı kişi düşer. Adeta tüm problemleri tolere etmek için yaratılmış izlenimi veren bu aşırı hoşgörülü kişilerin en büyük hatası, karşılarındaki kişilere sınırlarını hatırlatmakta geç kalıyor olmalarıdır. İlişkide sorunları görmezden gelir; alıngan olan, hep bekleyen, istediği gibi kontrol edemediğinde öfkelenen tarafa “yeter yahu” demek için sonuna kadar sabrederler. Kimi zaman kırmamak, incitmemek, kimi zamansa kaybetmemek için hep idare eden taraf olurlar. Yanılgı da burada başlar. Toleransın sonsuza kadar süreceğini, fedakârlık yapan kişinin iyiliğinden değil, bilakis kendi “özel insan” olma halinden kaynaklandığını zanneden kişi sonunda sertçe bir duvara toslar. Bu narsistik kırılmanın açığa çıkardığı öfkeyle saldırganlaşır, öfkelendikçe kendine daha da körleşir. Geçinmenin bir sanat, idare etmenin iyi şey olduğundan fazlaca beslenen aşırı hoşgörülü kişilerin kendi sınırlarını yavaş yavaş göstermeleri hem ilişkiyi hem de iki tarafın ruh sağlığını koruması açısından önemlidir.
Aşırı tolere etme eğilimi gösteren kişilerin özelliklerine bakıldığında “mecbur kalma – öğrenme” modeli karşımıza çıkar. Otoriter, mükemmeliyetçi veya ihmalkâr tutum gösteren ebeveynlerin elinde yetişen bu kişiler, çocukluklarından itibaren sorun çıkarmamayı, var olan sorunları da absorbe etmeyi bir varoluş biçimine dönüştürürler. Başka türlü davrandığında onaylanmayacağını, sevilmeyeceğini, kabul görmeyeceğini, sevdiklerini kaybedeceğini düşünen bu problemsiz çocuklar, yetişkinlikleri boyunca rollerini en kusursuz biçimde oynamaya devam ederler. Aşırı hoşgörülü kişiler için gecikmiş kırılma, kendi güçlerinin farkına varmaya başladıklarında yaşanır ki bu da ancak kaybetmeyi göze aldıklarında mümkün olabilir.
Ebeveynlere not:
Çocuk yetiştirirken kendi kişilik patolojilerimizin çocuklarımıza yansımaması neredeyse imkânsızdır. Hayatın hangi aşamasında hangi problemli yönümüzle tanışacağımızı ise hiçbirimiz bilemeyiz. Ancak anne babalar olarak çocuklarımızın kişilik gelişimleri üzerindeki sorumluluğumuzu unutma lüksümüzün olmadığını unutmamalıyız. Bugün; kendi sözümüzden çıkmayan, itaatkâr, düşünmeyen, sorgulamayan, problem çıkarmayan çocuklar yetiştirirken, yarın kimlerin eline kişilikleri yok edilecek “aşırı uyumlular” vereceğimizi hesaba katmak zorundayız.