Aslında bu başlık gramer açısından çok bozuk bir başlık. Araştırabildiğim kadarıyla “morales” İspanyolcada “mâneviyat” manâsına geliyor. “Morales’lerin Mâneviyâtı” başlığı ise “Maneviyatların Mâneviyâtı” gibi tekrarlamalı bir ifâdeden başka bir şey değil. Ama bu başlığı husûsen seçtiğimi söylemeliyim.

Lâtin Amerika’yı fazlaca bilmiyoruz. Bize çok uzak düşüyor. Ama tuhaf olan bir şeyler var. Aramızda târihsel bir ilişki olmamakla berâber, bâzı haber ve mâlûmatlar sızdıkça Lâtin Amerika topluluklarıyla aramızda şaşırtıcı bâzı benzerlikler olduğunu hissediyoruz. Aslında bu konu, akademik düzeylerde çalışılmaya değer bir konu olsa gerekir.

ABD’nin Kudüs’ü İsrâil’in başkenti olarak tanıması ve elçiliğini taşıması dünyâdan tasvip görmedi. En başta Türkiye’nin girişimiyle toplanan BM’de, herhangi bir yaptırımı olmamakla berâber ABD’nin bu girişimi reddedildi. ABD, haritada yerini bulmayı bırakın, ismini bile ilk defâ duyduğumuz bir kaç “devlet” tarafından destek gördü. Bunun da tehdit ve para karşılığı bir destek olduğu kısa sürede anlaşıldı. ABD’nin ardından Guatemala ve Paraguay da kervâna katıldı.

İlk olarak Guatemala Devlet Başkanı Jimmy Morales, elçiliğin açılış törenine katılmak üzere Kudüs’e gitti ve tantanalı bir şekilde ağırlandı. Haberi bir gazetede okudum. Başlık “Morales de Kudüs’de Elçilik açtı” gibi bir şeydi. Morales ismini görür görmez büyük bir şaşkınlık yaşadım. Bir anlığına aklım, aynı soyadını taşıyan Evo Morales’e gitti. Lâtin Amerika cehâletimle Guatemala ve Bolivya zihnimde yer değiştirivermiş olacak ki, ağzımdan “Sende mi Morales?” kelimeleri dökülüverdi.

Sonra araştırdım. Meğer bahsedilen Evo değil, Jimmy Morales imiş. Jimmy Morales ise aslında bir komedyenmiş. On seneyi aşkın bir zaman zarfında Guatemala’da bir TV kanalında çok izlenen bir program yapmış. Daha sonra da yolsuzluk sebebiyle işine son verilen sâbık Devlet Başkanı Otto Perez Molina’nın ardından yapılan seçimde, rakibi Sandra Torres’i ağır bir yenilgiye uğratarak, %72’lik bir oy oranıyla seçilmiş. Kampanyası sırasında Guatemala’yı tüketen “yolsuzluk” ile mücâdele sözü vermişse de, aradan üç sene geçtikten sonra Seçim Suçları Savcısı Oscar Shaad, Guatemala’daki yiyecek, çimento ve gıda sektöründeki işadamlarının kayıt dışı olarak Jimmy Morales’in kampanyasına 1 Milyon Dolar aktardığını tespit etmiş. Bunu BM destekli Yolsuzluklarla Mücadele Komisyonu ile birlikte çalışan Başsavcı Thelma Aldana’nın suçlamaları tâkip etmiş. Anlaşılan Jimmy Morales’in durumu pek parlak değil. Vay Guatemala’nın hâline. Bir komedyene %72 destek verecek kadar umutsuz bir halk… Bu komedyen, anlaşılıyor ki son gösterisini Kudüs’de yaptı. Son perdeyi de Paraguay’dan gelecek olan ortağı Horacio Cartes oynayacakmış..

Lâtin Amerika bu... Soytarıların ve kahramanların; ve bu iki uç tipin arasında kalan sayısız çeşitlemelerin birlikte boy gösterdiği karmaşık bir kıt’a... Jimmy ile aynı soyadı taşıyan Evo Morales ise direniyor. O, soytarılıktan değil, fakir Bolivya’nın en fakir bölgelerinden birinden, bir maden kasabasından geliyor. Üstelik memleketinin en dezavantajlı topluluklarından birisine mensup. Ailesi çiftçilik yapıyor. Kendisi ağır sömürü koşullarının hüküm sürdüğü koka işinde çalışmış ve örgütlü siyâsal mücâdelesini burada başlatmış. Devlet başkanlığına kadar yükselmiş. Bolivya’da yoksul bölgelerin iyileştirilmesi, kaynakların millîleştirilmesi, dezavantajlı yerli grupların güçlendirilmesi için adımlar atmış. Elbette varlıklı kesimlerden büyük tepkiler gelmiş. Petrol fiyatlarında yaşanan düşmeler sebebiyle Bolivya ekonomisinin durgunluğa girmesinden, gerekli çeşitlendirmeyi sağlayamadığı gerekçesiyle Morales mes’ul tutulmuş. Ama en beteri, bir zamanlar gönül ilişkisi olan bir kadının Çinli bir şirketten rüşvet aldığı haberiyle yıpratılması olmuş. Bolivya halkı bunlardan etkilenmiş olsa gerekir ki, Morales’i 2019’a kadar başkanlığını sürdürmesini sağlayacak olan bir tasarıyı, kıl payı da olsa reddetmiş. Hâsılı Morales’in mücâdelesi devâm ediyor.

Bir tarafta Guatemalalı Jimmy ve Paraguaylı Horacia, bir dâire oluşturuyor... Bu dâirede kelimenin en kötü çağrışımıyla tekmil kirli siyâsetleriyle “işbirlikçiler” kol geziyor. İkinci dâire ise “caudillo”ların “criollo”ların, “libertador”ların, dâiresi. Bu dâireye uzanan yol, Tupac Amaru’dan Simon Bolivar, Jose Artigas, San Martin, Juan Peron’a devâm ediyor; oradan da Chavez, Mucika, Evo Morales, Kirchner ve Lula’ya uzanıyor. Katı, resmî sosyalizmi reddeden, bu sebeple Ortodoks Marksistlerin küçümsediği bir sosyalizmi savunuyorlar. Tepeden inme devrimci değiller. Oranları Brezilya’da bile %22 olan, Bolivya’da ise %70’lere ulaşan, eşitsizliğin gazâbına uğrayan kitleleri desteklemeyi, iyileştirmeyi ve güçlendirmeyi hedefleyen, deneme-yanılma esaslı programlar uyguluyorlar. Şimdilik pek azı başarılı olan bu programlar Marx’tan çok Proudhon’un fikir ve tekliflerine yakın. Bu liderlerin hemen hepsi demokrat. Seçilmişlerin hukûkunu esas alıyorlar. Hemen hepsi, renkli devrimlerden muzdarip. Zihin dünyâlarında din, özellikle de orijinal dinin etkisi çok fazla. En baş nitelikleri Amerikan emperyalizmine karşı geliştirdikleri katıksız muhalefet.

İşin özeti ise şu: Maduro, bir Müslüman olmamasına rağmen, Kudüs’ün İsrâil’in başkenti olarak tanınması ve ABD’nin burada elçilik açmasını reddeden İstanbul’daki İslam İşbirliği Teşkilâtı toplantısına katıldı. Onu bağrımıza basıyoruz. Jimmy ise soyadını geride bırakarak Kudüs’e uçtu. O artık bizim için sâdece komedyen eskisi Jimmy…




 
 
Aslında bu başlık gramer açısından çok bozuk bir başlık. Araştırabildiğim kadarıyla “morales” İspanyolcada “mâneviyat” manâsına geliyor. “Morales’lerin Mâneviyâtı” başlığı ise “Maneviyatların Mâneviyâtı” gibi tekrarlamalı bir ifâdeden başka bir şey değil. Ama bu başlığı husûsen seçtiğimi söylemeliyim.

Lâtin Amerika’yı fazlaca bilmiyoruz. Bize çok uzak düşüyor. Ama tuhaf olan bir şeyler var. Aramızda târihsel bir ilişki olmamakla berâber, bâzı haber ve mâlûmatlar sızdıkça Lâtin Amerika topluluklarıyla aramızda şaşırtıcı bâzı benzerlikler olduğunu hissediyoruz. Aslında bu konu, akademik düzeylerde çalışılmaya değer bir konu olsa gerekir.

ABD’nin Kudüs’ü İsrâil’in başkenti olarak tanıması ve elçiliğini taşıması dünyâdan tasvip görmedi. En başta Türkiye’nin girişimiyle toplanan BM’de, herhangi bir yaptırımı olmamakla berâber ABD’nin bu girişimi reddedildi. ABD, haritada yerini bulmayı bırakın, ismini bile ilk defâ duyduğumuz bir kaç “devlet” tarafından destek gördü. Bunun da tehdit ve para karşılığı bir destek olduğu kısa sürede anlaşıldı. ABD’nin ardından Guatemala ve Paraguay da kervâna katıldı.

İlk olarak Guatemala Devlet Başkanı Jimmy Morales, elçiliğin açılış törenine katılmak üzere Kudüs’e gitti ve tantanalı bir şekilde ağırlandı. Haberi bir gazetede okudum. Başlık “Morales de Kudüs’de Elçilik açtı” gibi bir şeydi. Morales ismini görür görmez büyük bir şaşkınlık yaşadım. Bir anlığına aklım, aynı soyadını taşıyan Evo Morales’e gitti. Lâtin Amerika cehâletimle Guatemala ve Bolivya zihnimde yer değiştirivermiş olacak ki, ağzımdan “Sende mi Morales?” kelimeleri dökülüverdi.

Sonra araştırdım. Meğer bahsedilen Evo değil, Jimmy Morales imiş. Jimmy Morales ise aslında bir komedyenmiş. On seneyi aşkın bir zaman zarfında Guatemala’da bir TV kanalında çok izlenen bir program yapmış. Daha sonra da yolsuzluk sebebiyle işine son verilen sâbık Devlet Başkanı Otto Perez Molina’nın ardından yapılan seçimde, rakibi Sandra Torres’i ağır bir yenilgiye uğratarak, %72’lik bir oy oranıyla seçilmiş. Kampanyası sırasında Guatemala’yı tüketen “yolsuzluk” ile mücâdele sözü vermişse de, aradan üç sene geçtikten sonra Seçim Suçları Savcısı Oscar Shaad, Guatemala’daki yiyecek, çimento ve gıda sektöründeki işadamlarının kayıt dışı olarak Jimmy Morales’in kampanyasına 1 Milyon Dolar aktardığını tespit etmiş. Bunu BM destekli Yolsuzluklarla Mücadele Komisyonu ile birlikte çalışan Başsavcı Thelma Aldana’nın suçlamaları tâkip etmiş. Anlaşılan Jimmy Morales’in durumu pek parlak değil. Vay Guatemala’nın hâline. Bir komedyene %72 destek verecek kadar umutsuz bir halk… Bu komedyen, anlaşılıyor ki son gösterisini Kudüs’de yaptı. Son perdeyi de Paraguay’dan gelecek olan ortağı Horacio Cartes oynayacakmış..

Lâtin Amerika bu... Soytarıların ve kahramanların; ve bu iki uç tipin arasında kalan sayısız çeşitlemelerin birlikte boy gösterdiği karmaşık bir kıt’a... Jimmy ile aynı soyadı taşıyan Evo Morales ise direniyor. O, soytarılıktan değil, fakir Bolivya’nın en fakir bölgelerinden birinden, bir maden kasabasından geliyor. Üstelik memleketinin en dezavantajlı topluluklarından birisine mensup. Ailesi çiftçilik yapıyor. Kendisi ağır sömürü koşullarının hüküm sürdüğü koka işinde çalışmış ve örgütlü siyâsal mücâdelesini burada başlatmış. Devlet başkanlığına kadar yükselmiş. Bolivya’da yoksul bölgelerin iyileştirilmesi, kaynakların millîleştirilmesi, dezavantajlı yerli grupların güçlendirilmesi için adımlar atmış. Elbette varlıklı kesimlerden büyük tepkiler gelmiş. Petrol fiyatlarında yaşanan düşmeler sebebiyle Bolivya ekonomisinin durgunluğa girmesinden, gerekli çeşitlendirmeyi sağlayamadığı gerekçesiyle Morales mes’ul tutulmuş. Ama en beteri, bir zamanlar gönül ilişkisi olan bir kadının Çinli bir şirketten rüşvet aldığı haberiyle yıpratılması olmuş. Bolivya halkı bunlardan etkilenmiş olsa gerekir ki, Morales’i 2019’a kadar başkanlığını sürdürmesini sağlayacak olan bir tasarıyı, kıl payı da olsa reddetmiş. Hâsılı Morales’in mücâdelesi devâm ediyor.

Bir tarafta Guatemalalı Jimmy ve Paraguaylı Horacia, bir dâire oluşturuyor... Bu dâirede kelimenin en kötü çağrışımıyla tekmil kirli siyâsetleriyle “işbirlikçiler” kol geziyor. İkinci dâire ise “caudillo”ların “criollo”ların, “libertador”ların, dâiresi. Bu dâireye uzanan yol, Tupac Amaru’dan Simon Bolivar, Jose Artigas, San Martin, Juan Peron’a devâm ediyor; oradan da Chavez, Mucika, Evo Morales, Kirchner ve Lula’ya uzanıyor. Katı, resmî sosyalizmi reddeden, bu sebeple Ortodoks Marksistlerin küçümsediği bir sosyalizmi savunuyorlar. Tepeden inme devrimci değiller. Oranları Brezilya’da bile %22 olan, Bolivya’da ise %70’lere ulaşan, eşitsizliğin gazâbına uğrayan kitleleri desteklemeyi, iyileştirmeyi ve güçlendirmeyi hedefleyen, deneme-yanılma esaslı programlar uyguluyorlar. Şimdilik pek azı başarılı olan bu programlar Marx’tan çok Proudhon’un fikir ve tekliflerine yakın. Bu liderlerin hemen hepsi demokrat. Seçilmişlerin hukûkunu esas alıyorlar. Hemen hepsi, renkli devrimlerden muzdarip. Zihin dünyâlarında din, özellikle de orijinal dinin etkisi çok fazla. En baş nitelikleri Amerikan emperyalizmine karşı geliştirdikleri katıksız muhalefet.

Yazının tamamını okumak için TIKLAYINIZ