Apple’ın kurucusu Steve Jobs sanki her şey olmak istedi, teknolojinin devi, ama aynı zamanda iletişim ağlarının ipekten gurusu. Slikon vadisinde kuruculuğunu sürdürürken Budist bir rahibi andırıyordu, iş dünyasının “titan”ı olarak adlandırıldı ve giderek “efsanevi” sıfatı eksilmez oldu isminin yanından. Mesleki mirası “seçkinlik ve hafiflik” gibi niteliklerle özetleniyor şimdi.
Bir dergide okuduğum “Mimarlar niye siyah giyer?” başlıklı yazıda, ne teknik adam ne de sanatçı sayılan mimarın siyah tonun sunduğu çağrışımlarla sanatçıya benzemeye çalıştığı şeklinde bir çıkarım öne sürülüyordu. Jobs’un koyu tonlara düşkünlüğü, satın alamayacağı maddi pek az şey olan kişinin varlığını dağılmaktan kurtarmaya dönük bir yoğunlaşma ihtiyacıyla ilgili olabilir.
Mesleki başarısını özetlemeye dönük vurguları Jobs’un tipik Amerikan başarı hikayelerine özgü anlatımın yanında eksik olan başka bir şeyin varlığını sezdiğini düşündürtüyor zaman zaman. İş alanında ilkelerini ileri sürerken kullandığı dil, mesela basitleştirme yönündeki vurgusu, Faustçu gelişmenin sorunlu mirasını üstlenmekten uzak durmaya çalıştığı izlenimini uyandırıyor; aksi türlüsü trajedi de değil komediyle sonuçlanırdı sonuçta. Yine de bir mizaç ortaklığı var: Faust gibi o da salt zengin ya da güçlü olmaktan önce, dünyayı değiştirecek “harika şeyler” yaratmayı amaçlıyor.
Gerek teknoloji gerekse siyaset alanında çılgın faustlardan yorulmuş dünyamızda işlerin eskisi gibi yürümeyeceğinin farkındalığını yansıtıyor müteveffa işadamının hayat seyri.
20. Yüzyıl Faustvari maddi gelişmenin bir süratle ve ölümcül çabalarla uç noktalarında seyrettiği bir zaman dilimi olarak yaşandı. Faturası sessiz yığınlara ödettirilen gelişme ideolojisi bir boyutta iflasını ilân ederken gün geldi başka bir düzeyde nüksetti; slikon vadisinde. Fütüristlerin neşeli vurup kırmalarla yürüyecek inşa hayali bu stratejinin yanında pek ham görünüyor, bu vadiden bakınca.
Goethe’nin kahramanı Faust’un gelişme yolunda önüne çıkan engelleri ortadan kaldırma konusunda sınırı ölçüsü yoktu. Toprağı ve denizi dönüştürmek için büyük projeler tasarladı; çılgın projeler. Bu açıdan bakılacak olursa, iki denizi birbirine bağlayacak kanallar açmak, Faust’un hayaliydi, Panama Kanalı projesi Goethe’nin imgelemini cezbetmişti kitabını kaleme aldığı uzun zaman diliminde…
Faust’un hayalleri zaman içinde bir bir gerçekleşti, 19 Yüzyılın ortalarında pek çok bilim adamının ve hükümdarın hayali olan Süveyş Kanalı açıldı, ancak Faustvari gelişmenin zamanı asıl 20. Yüzyıl oldu. Karada, denizde ve uzayda sürdürülen projelerle, hidroelektrik santralleri ve nükleer reaktörlerle uç noktalara taşınan gelişme vizyonu, hem sosyalist hem de kapitalist ülkelerde gösterişli projeler adına milyonlarca insanın telef edilmesinin yüce gerekçesi olarak baş köşeyi işgal etmeyi sürdürdü.
Böyle bir gelişme yolunda sonuna kadar gitmeye kararlı Faust, Mefisto’yla yaptığı anlaşmada ortağını şaşırtan bir cüretkârlık sergiliyordu. “Faust’u harekete geçiren romantik özgelişim arayışı, ekonomik gelişmenin titanik dünyasında yeni bir romans yaratıyordu” diye yazıyor Marshall Berman, ‘Katı Olan Her Şey Buharlaşıyor’ adlı eserinin “Goethe’nin Faust’u: Gelişmenin Trajedisi” başlıklı bölümünde. Bu gelişme yolunda eski düzeni ve değerleri temsil eden ne varsa yok edilebilirdi rahatlıkla, mesela bir gözetleme kulesi için uygun görünen küçük arazideki kulübe ve içindeki miyadını doldurmuş sayılan Philemon ile Baucis isimli sevimli yaşlı çift gibi…
Sevimli, yaşlı, bilge, yüreği iyilikle dolu; ne anlamı var görkemli gelişme ideolojisinin yanında bu niteliklerin… Yeryüzü hallaç pamuğu gibi dağıldı 20. Yüzyılda. Daha farklı bir gelişme ancak inşaat dışı bir alanda gerçekleştirilebilirdi sanki.
Nitekim postmodern bir Faust olarak Jobs, gelişme ideolojisini başka bir boyutta sürdürdü ve manevi değerleri hatırlatan atıflarla tanımladı dijital çağa damgasını vuran buluşlarını. Ona kendi adıma bir şeyler borçluyum doğrusu, 1988’de aldığım ilk mc apple bilgisayarımla kazandığım zaman nedeniyle önce.
Hızlılık, elbette ve basitlik de diye altını çizdi tasarlarken Jobs dikkate aldığı amaçları, sadelikten, hafiflikten söz etti; İtalo Calvino’nun 1985’de Amerika’da verdiği edebiyat derslerini izlemiş gibi... * Gelişme bundan böyle kaba saba Mefisto yöntemleriyle ağır aksak ilerleyebilirdi ancak.
Yıkım ise başka bir alanda, “sanal” olanın belirsiz coğrafyasında sürüyor, imtiyazlı bir topluluğun bir telaşla akan cümleleri adına. “Eğer internette yoksak, yokuz. Çünkü Facebook'ta, Twitter'da, Linkedin'da yoksak, hiç kimseyiz” şeklinde açıklamalarla ciddiyet kazandırılan sanal coğrafyanın insani varoluş yollarını bir araçsal ağın tanımasına bağlaması, herhalde tamamen sanal sayılmaması gereken bir tür imhacı mantığın haberini veriyor. Philemonlar ve Baucisler yine kaybedecekler; kazma kürek sesleri duymamız hiç şart değil bu arada.
Sanal alemde sürdürülen gelişme çabasının buldozerleri kimleri sürüyor arazilerinden ve diretiyorlarsa da ezip geçiyor, bunu öğrenmek herhalde çok zaman alacak. Söz konusu coğrafya yeterince keşfedilmediği için değil sadece, mistifikasyonu henüz en güçlü kanallarla sürdüğünden…
*İtalo Calvino “Amerika Dersleri” başlıklı bir dizi konferansının metinlerinden oluşan kitabında, edebiyat alanında önemsediği birkaç niteliği irdeler, 1985 yılında, kitap yayınlanırken: Hafiflik, hızlılık, kesinlik, görünürlük, çokluk, tutarlılık/yoğunluk… Bu nitelikler geçmiş bin yılda olduğu gibi gelecek bin yılda da edebiyatı, biçimsel değişiklikler yaşasa da özde etkin kılacak bir vazgeçilmezliğe sahiptirler ve aynı zamanda mevcudiyetleriyle edebiyatı araçlar ve biçimler değişse de ayakta tutacak kadar güçlüdürler, yazara göre.