IŞİD'in Musul'u düşürmesinin üstünden tam bir yıl geçti. Bir yıl önce Musul'un bir anda IŞİD'in eline geçtiği haberine inanmakta zorlananlar nerdeyse 24 saat sonra Bağdat kapılarına dayandığı haberiyle sarsıldılar. Nasıl olurdu da Amerika'nın eğitip donattığı Irak ordusu ağır silahları ve zırhlı araçlarını, anahtarları üstünde IŞİD'e teslim etmiş ve süslü püslü generaller soluğu ya Erbil'de ya Bağdat'ta almışlardı.

Toplama militanlardan oluşan bir örgütün bir yıl içinde hiç de yabana atılacak bir güç olmadığı ortaya çıktı. Irak'ta Şii yönetimin fanatizminden bunalan halkın desteği, Baasçı subayların yardımıyla Sünni bölgede hakimiyet kurdu. Dahası Suriye'de de önce ideolojik olarak aynı kökten gelen ama rakip muhalifleri saf dışı edecek strateji geliştirdi ve onlara karşı savaş açtı. Esad güçlerinden çok muhaliflerle savaşarak sahada üstünlük elde etti. Gelinen noktada Bağdat'ın kuzeyi ile Erbil'in güneyi arasındaki Sünni bölgede, Doğu Suriye'nin tamamı ve hatta Şam'ın güneyine sarkan alanda de facto bir devlet gibi işleyen yapı ortaya çıktı. İlerleyişinin özellikle petrol çıkarılan bölgeleri ve rafinerileri ele geçirilmesine yönelik olması altı çizilmesi gereken bir husus.

Bu arada, Musul'un düşüşünün yıldönümünde Obama'nın “Amerika'nın İŞİD ile mücadelede tam bir strateji sağlayamadığı” yönündeki açıklamasını da not edelim.

IŞİD'in bölgedeki varlığının anlamı üzerinde biraz çapraz okuma yapmaya çalışalım...

IŞİD'in eylemleri, söylemleri ile bölgesel dengeleri bozması, askeri tehdit olmasından daha önemli sonuçlar doğurdu. IŞİD'in çizdiği İslam imajı ve bunun politik, stratejik sonuçları, bölgede fiilen gerçekleştirdiklerinden çok daha geniş bir etki yaptı. IŞİD adına konuşulması gereken asıl konu budur ve bu Ortadoğu ile sınırlı değildir.

Söylem ve uygulamalarının, daha doğrusu kıyımlarının bölgede yaptığı tahribat, her şeyden önce İslam alemi ve Müslümanlar arasında kana dayalı bir parçalanmayı, ayrışmayı körükledi.

Özellikle sekter anlamda Şii-Sünni eksenli düşmanlaştırma bölgedeki devletlerin de dahil olduğu bir kamplaşmayı hızlandırdı.

Gayrı Müslimlere, kendinden olmayan Müslümanlara, farklı mezheplere, uygulamalara ve anlayışlara karşı katliam boyutunda uyguladığı şiddet, tedavisi zor yaralar açmıştır.

İslam tarihinin kültürel, sanatsal, estetik, hukuk ve adalete dayalı birikimi, bir anda neo-Moğolist püritenliğe kurban edildi.

Bu coğrafyaya yabancı sekter çatışma ve etnik temelli ayrışmalar derinleştirilerek ümmet bütünlüğüne, hepsinden önemlisi ümmet bilincine büyük darbe vurdu. Farklı inanç ve anlayışlarla yaşama tecrübesinin insanlık tarihinin emsalsiz örneğini sergileyen coğrafya, hakikat adına hakikati katleden bir manzara sergiler oldu.

Püriten din anlayışlarını tüm Müslümanlara dayatmaları, aksi durumda göz kırpmadan kan dökmelerini medyatik kanallarda popüler hale getirme stratejisi, küresel bir propagandaya dönüştü. İslam adına marjinal bir grubun uygulamalarının küresel medya ağlarında dolaşıma sokulması, ezilmiş, parçalanmış kimliklerin ve özellikle azınlık Müslümanlar nezdinde her geçen gün rol-model olarak rağbet görmeye yetti.

Sonuçta İslam dünyasında İslam'ın zulme, haksızlığa, tiranlığa, despotik rejimlere karşı hak, özgürlük mücadelesi olarak ortaya çıkan İslami mesajın terörize edilerek rehin alınması sağlandı.

Ortadoğu jeopolitiği parçalanırken ortaya çıkan kaos ve boşluk yarınları daha da ürkütücü hale getirdi. Bir yanda Suriye'deki iç savaşı, diğer tarafta Irak'ın tam anlamıyla bölünmüşlüğünü, daha da derinleştirici bir sonuç doğurdu.

Türkiye'nin bölgeye yönelik temennilerini de yaklaşımlarını da boşa çıkaran, Türkiye'yi de rehin alan bir realite haline geldi. Zaten belirsizliğe itilen Suriye politikası, Irak'ta IŞİD ve Şii eksenli marjinalliğin provoke edici stratejisi sayesinde adeta bölge dışına itildi.

Ayrıca seküler Kürt gruplarla girdiği savaş sonucunda, hem Türkiye'nin içişlerine dolaylı müdahale etmiş oldu, hem de Müslüman Kürt halkının seküler örgütlere doğru itilmesine, milliyetçiliğin tırmanmasına neden oldu.

Bir yıllık IŞİD yayılmasının bölgedeki sonuçları bir yana sorulması gereken soru şu: Özellikle Irak'ta Sünni Araplar neden IŞİD'le işbirliğine gitmek zorunda kaldılar? Bu, sadece IŞİD'in askeri başarı ve baskısıyla izah edilemez. ABD'nin işgal sonrası bozduğu dengeler ve merkezi hükümetin Şiici politikalarının sorgulanması gerekir. Büyük Arap aşiretlerinin desteği olmasaydı IŞİD'in askeri başarısı kalıcı olamazdı.

Bütün bunlardan başka IŞİD'in adeta üst bir strateji uygulayarak ilerlemesi bir yana, sanki bilinçli olarak bir alan açıldığı izlenimi veren bölge dışı etkenler en az bölge içi sonuçlar kadar önemli.

IŞİD eylemleri ve bunun medyada yansıtılış biçimi, İslamofobik politikalara meşruiyet kazandırdı ve yaygınlaştırdı.

Batı'da toplumlar nezdinde var olan İslamofobinin siyaset haline gelmesi, yasal gerekçelerinin üretilmesi kolaylaştı.

Özellikle göçmen politikaları, dini özgürlüklerin kısıtlanması konusunda politikacıların eli rahatladı. Ve bunun daha da sertleşerek devam edeceğinde kuşku kalmadı.

Ortadoğu ve İslam dünyasına karşı girişilecek her tür askeri ve siyasi ekonomik baskı ve müdahaleleri meşrulaştıracak bir korku ortamı, IŞİD uygulamaları ve fiili varlığı sayesinde kesinleşmiş oldu.

Bu yönüyle IŞİD hakkında eğer bir üst stratejisi varsa bu, Ortadoğu hakkında olmaktan çok Batı'nın iç güvenlik anlayışı ve bölgeye muhtemel müdahalelerine yönelik sonuca matuftur. <<<DEVAMI>>>