Terörle savaşı 'öteki'nin şiddeti ve akıl düşmanlığına dayandıranlar, aslında teröre karşı veya 'bizim değerlerimiz' için bir savaş önermiyor. Bu savaş, Batı hâkimiyetini sorgulayanlara verilen askeri bir tepki. 'Yenilen' Batı'nın İslami devrim için can atacağını bekleyen bir İslamcı bile yok

Fransız filozof Michel Foucault bütün toplumlarda söylemin kontrol edildiğini -belki üstü kapalı olarak, fakat herhalükârda baskı altında tutulduğuna işaret eder. İstediğimizi tam olarak söylemekte özgür değilizdir. Kurumların belirlediği normlar, gelenek ve kabul edilmiş davranış ve düşünce sınırları dahilinde tutulmamıza yönelik ihtiyaç, hakikati sınırlar. Canterbury Başpiskoposu, İslami hukukun bazı veçhelerinin Britanya'nın hayatına dahil edilebileceğini söylediğinde geleneklerin dışına adım attığı için büyük bir tepkiyle karşılaştı.
Vaktiyle bir insan bu söylemin dışına taştığında deli denip tımarhaneye tıkılırdı -bazı gizli gerçekleri açığa vurduğu için sözlerine itibar edilse bile. Bugün ona 'saf' deniyor ya da 'ilkeller' gibi düşünmekle suçlanıyor. Geçenlerde Kraliyet Birleşik Hizmetler Enstitüsü (Rusi), ifadenin bu tür sınırlarını belirlemek için üst düzey ordu ve istihbarat uzmanlarını topladı. Bunun sonucunda, çokkültürlülüğe 'referansta bulunmanın' İslami 'aşırılıkçılıkla' mücadeleyi zayıflattığı ve güvenliği tehdit ettiği konusunda uyarıldık.

'Ilımlılık' neye göre belirleniyor?
Eski ABD Dışişleri Bakanı Kissinger da bir Alman dergisine geçenlerde verdiği röportajda Rusi'nin saflık ve 'enayilik' şikâyetlerini daha da ileri götürüyor. Radikal İslam'ın durmayacağı, ABD'nin Irak'tan çekilmesinin 'virüs'ü daha da güçlendirmekten başka işe yaramayacağı konusunda uyarıyor eski bakan.
Saflık suçlaması, Hamas, Hizbullah, İran ve Suriye'nin gizli ve ikiyüzlü tabiatını anlayamamakla sınırlı değil; 'Batı'nın yüz yüze olduğu daha büyük boyutlu 'düşman'ın gerçek tabiatını görmemeye de varıyor. "Terörle savaş ifadesini sevmiyorum, zira terör siyasi bir hareket değil bir yöntemdir; biz radikal İslam'la savaşıyoruz" diyor Kissinger. Peki radikal İslam dediği kim veya ne? 'Ilımlı' olmayanlar, diye açıklıyor. Yani adil bir topluma yönelik taze bir başlangıcın ancak 'sistemi yakmakla' mümkün olduğuna inanan küçük bir Müslüman azınlık. Fakat Kissinger'ın 'ılımlı' İslam izahı, Hıristiyanlığın toplum için örgütleyici bir ilkeden ziyade şahsi bir vicdan meselesi haline geldiği Westfalya sonrası Hıristiyan anlatısının izdüşümünden fazlasını ifade etmiyor.
Bütün bu uzmanların size savaşmamız gerektiğini söylediği radikal İslam, laik toplumdan memnun olmayanların ve toplum tasarımlarının temelini İslam'ın değerlerinde görenlerin hepsini kapsıyorsa, o zaman bu uzmanlar İslam'la bir savaşı savunuyor demektir -zira birçok Müslüman'ın gelecekleri adına taraftar olduğu hayat görüşü İslam'dır.
Ana-akım İslamcılar 'Batılı' laik ve materyalist değerlere gerçekten meydan okuyor ve çoğu 'Batılı' düşünce tarzını, yani insanın iştah ve arzularının tatmininin bizzat insanda olduğu düşüncesini kusurlu buluyor. 'Arzuların ve isteklerin' ötesine geçen değerleri tekrar oluşturma zamanının geldiğini savunuyorlar.
Birçok İslamcı 'Batı'nın tarih anlatısını ve laik moderniteye doğru 'ilerlemenin' kaçınılmaz olduğu fikrini de reddediyor; 'Batı'nın toplumlar içinde ve arasındaki iktidar paylaşımı fikrini, toplumdaki ilerlemenin turnusol kağıdının bireycilik olduğunu da keza. Hepsinden fazla da, 'Batı'nın ampirik yaklaşımının, düşünme tarzına rakipsizlik ve objektif rasyonellik kazandırdığı ve sosyal modellerinin evrensel olduğu yargısını reddediyorlar.
İnsanlar kabul edebilir veya etmeyebilir, fakat mesele şu: Fikirler üzerinde, toplumun doğası ve ortaya çıkan küresel bir düzendeki eşitlik üzerinde bir anlaşmazlık söz konusu. 'Batılı' söylem kendi yarattığı düşmanın ötesine geçemezse, bu fikirlerde duyulamaz -veya anlatılamaz.
Jonathan Powell'ın geçen hafta Britanya'nın Kuzey İrlanda derslerini iyi anlaması gerektiğini söylerken ortaya koyduğu sav da buydu: Kaide de dahil, İslamcılarla konuşulmalı. Bu yapılmalı, zira 'Batı, aşırı-hayali bir 'düşman'dan kaynaklı korkuları ve ketleri kırmalı.
Her fırsatta 'onların' şiddeti ve 'onların' akıl düşmanlığına vurgu yapan bir dilin arkasına saklanan bu 'gerçekçiler' ne terörle bir savaş ne de 'bizim değerlerimizi' korumak adına bir savaş öneriyorlar -zira kültürel olarak ezilmek üzere falan değiliz. 'Yenilen' bir 'Batı'nın İslami devrim ruhunu benimsemek için can atacağını ciddi ciddi bekleyen tek bir İslamcı yok ortada.
İşin aslı şu: 'Batı'nın savaşı, 'Batı' hâkimiyetini ve iktidarını sorgulayan fikirlere verilen askeri bir tepkiden ibaret. 'Aşırılıkçılığa' karşı verilen bu savaşın doğası, NATO üyesi beş ülkenin savunma bakanının bu yıl başında ABD'deki bir düşünce kuruluşunda yaptığı toplantıda ayan beyan ortaya çıktı. Onların derdi bir fikirler savaşına yönelik gerçekçiliği sorgulamak değil, NATO'yu 'belirsiz bir dünya' ihtimaline karşı güçlendirmekti.
Alman savunma bakanı şu uyarıda bulunuyordu: "Bizim değerlerimizi paylaşmayan, ne yazık ki sayı itibarıyla çoğunlukta ve başarıya son derece aç olan insanların karşısında... hayatta kalamayız." Vardıkları sonuç da, 'Batı'nın güvenliğinin 'kesinliklerinin tekrar tesis edilmesinden' ve düşmanların kendilerini güvende hissedecekleri bir yer olmadığının ve asla da olmayacağının farkına varılmasını sağlayacak yeni tür bir caydırıcılıktan geçtiği yönündeydi.
Generaller, NATO'nun başkalarının egemenliğini umursamadan hedeflerine karşı asimetrik ve tavizsiz bir takip politikası benimsemesi gerektiğinde hemfikirdi. Düşmanlarını şaşırtmalı, onlara karşı inisiyatifi ele almalı ve nükleer seçenek dahil her aracı kullanmalıydı.


'Ehil' değilsen konuşamazsın!
Söylem bahsinde Foucault, dili kontrol etmek için daha ileri bir grup kuralı teşhis eder: Ehil sayılmadığı sürece, belli bir konuya dair söylemin alanına kimse giremez. Başpiskopos misali, güvenlik uzmanlarına ayrılmış o yasak topraklara dalıp bizim gördüğümüz 'Batı'nın ötekilerin gözünde neye dönüştüğünü sorgulamaya kalkanlar, 'bizim kesinliklerimizi' safça zayıflatıp ulusal uzlaşmamızın altını oyan insanlar olarak damgalanmaya mahkûmdur.
Peki sözüm ona uzmanların şantajıyla bu söylemden kovulan bizler onlara gerçekten inanıyor muyuz? İslamcıların alternatif fikirlerinin NATO'nun suikastlar ve cinayetlerden menkul asimetrik bir savaşla bastırılacağı fikirlerinin yol açtığı bunca başarısızlığın ardından gerçekten inanıyor muyuz? 'Batı'nın toplum vizyonu, ancak insanlar inanç duydukça gücünü kazanır. 'Batı'nın vizyonuna inancın güç kullanarak, olmadıkça daha da fazla güç kullanarak yeniden tesis edilebileceğine inanıyor muyuz? 'Batılı' düşünme tarzının sınırı buysa, aslında saf olanlar bu 'gerçekçiler'den, yani 'bizim değerlerimizi paylaşmayan' çoğunluğa karşı yanıltıcı bir savaş yürüten bu tekerlekli sandalyedeki savaşçılardan başkası değil demektir.

Kaynak: Radikal