Bu sistemin kurucusu olan Amerikalılar, 1787 yılında İngiliz monarşisinin veraset yoluyla gelen kutsal hükümdarına eş bir hükümdarı seçim yoluyla başlarına getirmek istemişlerdir. Eşit koşullar yaratarak güçler ayırımına gitmişler, seçimle gelen hükümdarı parlamento ile aynı düzeye oturtup, onların karşısına güçlü bir yargı organı koymuşlardır.

Kuşkusuz seçim yoluyla bir hükümdar yaratmanın, sistemin federal yapısı ile ilgisi vardı. Amaç, federasyonun birliğini bir kişide toplamaktı. Kongre bu birliği güvence altına almıyordu. Merkezi güç, başkan, kongre ve yargı arasında bölünüp zayıflatılarak hem federe devletlerin özerkliği korunuyor hem de girişimcilere tam bir özgürlük sağlanıyordu.

Federasyon sistemi ile yönetilen Amerika'da her federe devletin kendi anayasası olduğu gibi, bu devletlerle federal devlet arasındaki ilişkileri düzenleyen üstün bir anayasa vardır. Federe devletlerin başında halk tarafından seçilmiş valiler bulunur. Bu devletlerin de kendi yasama, yürütme ve yargı organları vardır. Federal devlette yasama yetkisi iki meclisli olan kongre tarafından (Senato ve Temsilciler Meclisi) kullanılır. Federal devlette yürütme yetkisini, 4 yıl için seçimle işbaşına gelmiş başkan kullanır. Başkanın yasama organına karşı siyasal sorumluluğu yoktur. Yetkileri çok geniş olan başkanın dış politikayı yürütme, yabancı ülkelere asker gönderme, orduyu komuta etme gibi yetkileri vardır. Başkan yasaların yürütülmesini sağlar. Bu görevde başkana başkan yardımcısı ve bakanlar yardımcı olurlar. Bu görevliler başkana karşı sorumludurlar. Amerika'da sistem, güçler ayrılığı ilkesine dayanır. Başkan kongre üyesi olmadığı gibi, kongre çalışmalarına da katılamaz. Federal düzende yargı yetkisi, Federal Yüksek Mahkeme'ye aittir. Bu mahkeme, yasaların anayasaya aykırılığını defi yoluyla inceler.

BAŞKANLIK SİSTEMİNDE 'OTORİTERLEŞME' TEHLİKESİ VAR MI?

Avrupa sistemi, siyasal örgütlerle sınırlanmış bir monarşi olmak eğiliminde olmasına karşılık, Amerikan sistemi kişisel iktidara dayanan bir monarşidir. Disiplinli partilerin bulunmaması Amerikan sisteminin zaafıdır. Bu zafiyet kongrenin çalışmasını etkiler. Partiler, başkanlık seçimleri kampanyası dışında boş çerçevedirler ve milletvekilleri kendi bildikleri gibi hareket ederler. Kongre üyeleri genellikle yürütmeye direnç gösterirler. Bu durumda yürütme, gerekli yasa tasarılarını kongreden geçirmekte zorlanır. Oysa Avrupa çoğunluk sistemlerinde parlamentoların kabul ettikleri yasa tasarılarının tamamına yakın bir kısmı hükümet önerileridir. Amerika'da ise oran yarıdan aşağıya düşer. Yasama ve yürütme birbirlerini frenleyebilirler, ancak hızlandıramazlar. Başkan idari bir teknik yapı içinde, halktan uzak bir kapalılık ortamında uzmanlarla çalışarak karar alır. Oysa Avrupa'da cumhuriyetçi hükümdarlar, salt idari bir teknik yapı içinde değil, partinin yönetici kadrosu ve ona bağlı politik bir teknik yapı içinde karar alırlar. Hükümet başkanı halkın tepkilerini göz önünde bulundurur.

Bu sistemde devlet başkanı doğrudan halk tarafından seçilir. Yürütme organı tek kişiden müteşekkil olup, yürütme yasamanın güvenine dayanmaz. Bu asli özelliklerin dışında bu sistemle yönetilen ülkelerin birçoğunda tali olarak, yürütmenin yasamayı feshedememesi, yürütme organında görev alan bir kişinin aynı anda yasamada da görev alamaması, başkanın yasama organının çalışmasına katılamaması gibi özellikler de bulunabilir.

Başkanlık sistemine getirilen en önemli eleştiri, sistemin anayasal olarak stabil olmadığı, başkanlık sistemine geçmeye çalışan hemen hemen her ülkede bu sistemin otoriter rejime dönüştüğü, ABD'deki başkanlık sisteminin aslında demokratik olmadığı yönündedir. Kuvvetler ayrılığı açısından yapılan eleştiri ise, başkan ve yasama meclisinin iki paralel yapı şeklinde çalıştığı, bu durumun istenmeyen siyasi çıkmazlara ve başkan ve yasama meclisinin birbirlerini suçlamalarına sebep olacağıdır. Yine devlet başkanının görev süresi dolmadan görevinden alınamaması diğer bir eleştiri konusudur. Yine bazı siyaset bilimcilere göre başkanlık sistemi, kendisine özgü şartları olan ABD dışında, istikrarlı bir demokrasi yaratmamıştır.

Amerika'da uygulanan prezidansiyel monarşik sistem, bu ülkenin federal yapısının bir gereği olarak ortaya çıkmış bir sistem olup, Avrupa'daki parlamenter monarşiden daha etkisizdir. Arjantin, Meksika ve Brezilya başta olmak üzere Güney Amerika'da, Fas ve Etiyopya hariç Afrika ülkelerinde ve İran'da başkanlık sistemi uygulanmaktadır. Arjantin, Meksika ve Brezilya federal sistemlerdir. Meksika, 31 eyalet ve Mexico City Federal Bölgesi'nden (Distrito Federal) oluşmaktadır. Özellikle merkezin yetkilerinin bölgelere dağıtılmadığı bir sistemde rejimin başkancı sisteme dönme tehlikesi vardır. Türkiye'de tüm yetkiler merkezde toplandığından, siyaset merkezden rant dağıtma işlevi gördüğünden rejim otoriter niteliğinden çıkıp demokrasiye evrilememektedir. Bölgelere yetki dağıtımı yapmadan, kuvvetler ayrılığını gerçekleştirmeden başkanlık sistemine geçildiğinde otoriterlik barındıran rejim faşizme kayabilir.

1876 Anayasası ile Osmanlı İmparatorluğu'nun siyasi yönetimi yarı meşruti bir yapıya geçmiştir. Çift Meclisli bir Meclis-i Umumi'de, daha çok yetkilere sahip ve Padişah tarafından seçilen kişilerden oluşan bir Heyet-i Ayan ve Padişah, Meclis-i Vükela, Şura-yı Devlet tarafından kuşatılmış halkın seçtiği tek temsili ve demokratik organ olan Heyet-i Mebusan bulunmaktadır. Kuşkusuz bu gelişimi İngiliz veya Fransız klasik parlamentarizminin gelişme sürecini ve bu gelişimin sınıfsal tabanlarını göz önüne alarak değerlendirmek doğru olmaz. 1876 Anayasası'nın getirdiği sistemde, monarkın yetkilerinin bir meclisle sınırlanması, yeterli olmamakla birlikte önemli bir gelişmedir. Osmanlı İmparatorluğu'nda monarşinin meşruti bir nitelik kazanması, II. Meşrutiyet'le birlikte gelen 1909 Anayasa değişiklikleri ile sağlanmıştır. Bu değişiklikle, ilk kez, yasama ve yürütme organları padişahtan koparak demokratik organlar durumuna gelmişlerdir. Heyet-i Mebusan'ın yetkileri artırılarak güçlendirilmiştir. Temsili niteliği ve yetkileri olan bir meclise karşı sorumlu bir bakanlar kurulu konulmuştur ve bakanlar kurulu bakımından güvenoyu mekanizması işlemeye başlamıştır. Ayrıca yürütmenin silahı olan "meclisi fesih" yetkisi, padişahın tek başına kullanacağı bir yetki olmaktan çıkarılarak belli koşullara bağlanmıştır. Böylece monarkın yetkileri azaltılarak gerçek bir meşruti monarşiye geçilmiştir. Yasama-yürütme arasında yumuşak bir ayrılık öngörülmüş ve düşürme-fesih dengesine dayalı klasik parlamentarizme adım atılmıştır. Ancak bu çabaların geniş bir halk kitlesine dayanmaması ve İttihat ve Terakki'nin tek parti durumuna gelip ordunun da desteği ile baskı, terör yöntemleri ile muhalefeti sindirmesi, parlamenter sistemin başarısız olmasına neden olmuştur.

1921 Anayasası'nın getirdiği model ise tamamen ulusal Kurtuluş Savaşı'na özgü sui generis bir model olup, bu dönemde tüm yetki mecliste toplanılarak yasama erki mutlaklaştırılmıştır. 1924 Anayasası ile getirilen modelle ise meclis hükümeti sistemi ile parlamenter sistem arasında karma bir sisteme gidilmiştir.

1961 Anayasası ile getirilen sistemde artık güçler ayrılığı belirgin bir biçimde ortaya çıkmıştır. Yasama yetkisi meclis ve senatodan oluşan TBMM'ye verilmiştir. Bu yetkinin devredilemeyeceği açıkça belirtilmiştir. Anayasa'da yürütmeden "görev" olarak söz edilmiştir. Bu sınırlamada meclis hükümeti sistemi ile oluşan geleneğin etkisi vardır. Yürütmenin görevini "kanunlar çerçevesinde yapmasının" öngörülmesi, yürütmeye duyulan bir güvensizliğin sonucudur. 1961 Anayasası'nın getirdiği sistem, yasamaya belli bir üstünlük tanıyan parlamenter sistemdir. Ancak burada ilginç olan ve daha sonraki dönemde ağırlığını iyice hissettirecek olan askeri gücün yasama, yürütme ve yargı yanında anayasal planda yetki paylaşımına girmesidir.

1982 Anayasası da 1961 Anayasası'nın çizgisini sürdürerek parlamentonun üstünlüğü ilkesini korumuş; ancak farklı olarak yürütmeyi biraz daha güçlendirmiştir. 1961 Anayasası'nda yürütme salt bir "görev" iken, 1982 Anayasası ile salt bir görev değil aynı zamanda bir "yetki" olmuştur. 1961 Anayasası cumhurbaşkanının tarafsızlığına ve siyasi ilişkilerinde bir denge öğesi olmasına büyük önem vermiştir. 1982 Anayasası da cumhurbaşkanının bu özelliğini korumakla birlikte, cumhurbaşkanını güçlendiren ve tek başına kullanacağı yetkileri artıran bir anayasa olmuştur. Yürütmenin başı olarak cumhurbaşkanının meclisle ilgili iki önemli yetkisi vardır. Bunlardan biri, meclisçe kabul edilen yasaları yeniden görüşülmek üzere meclise geri göndermektir. Diğeri ise parlamenter sistemde yasama ile yürütme arasında bir denge öğesi olarak "seçimleri yenileme" yetkisidir. Burada ilginç olan, yürütmenin ikinci başı olan sorumlu başbakanın, 1961 Anayasası'ndaki düzenlemeden farklı olarak devre dışı bırakılmasıdır.

Türkiye'nin siyasal sistemine ilişkin tarihsel birikim ve geleneksel çizgi klasik parlamenter sisteme uygun bir seyir izlemiştir. Osmanlı İmparatorluğu döneminde başlayan parlamenter sisteme açılış çabaları, Kurtuluş Savaşı sırasında ve cumhuriyetin ilk yıllarında uygulanan meclis hükümeti sistemi dönemi hariç olmak üzere, istikrarlı bir çizgi izlemiştir. Sistemde yapılması gereken değişiklik, cumhurbaşkanının yetkilerinin kısıtlanarak tarafsız, uzlaştırıcı ve uyarıcı konuma getirilmesi; yürütmenin başı olarak başbakanın güçlü kılınmasıdır. Britanya sistemi buna en iyi örnektir: Sembolik bir kral (Kraliçe) ve güçlü bir başbakan. Yani yürütme-yasama arasında güvenoyu-fesih dengesine ve karşılıklı etkileme-işbirliği esasına dayanan çağdaş parlamenter sistem. Bunun sonucu olarak yasama ve yürütme karşı karşıya gelmez. Başbakan ve ona bağlı çoğunluk ile muhalefet karşı karşıya gelir. Sistemin başarısı ve gücü, disiplinli ve güçlü iki partiye sahip olması ve bu siyasi partilerin iç işleyişlerinde demokratik kültür ve kuralların geçerli olması ve yine halkla bütünleşen, halkın nabzını tutan örgütsel mekanizmalara, iletişim kanallarına sahip olarak parti üyelerinin, yönetiminin ve başkanının demokratik bir şekilde karşılıklı etkileşimlerinden ileri gelmektedir. Türkiye'nin bulunduğu nokta 1909'dan itibaren yaşanan tecrübe bakımından buna yakındır.

* Fatih Üniversitesi Öğretim Üyesi

Kaynak: Zaman